Başörtüsü” söyleminin İslam Felsefesi açısından eleştirisi

Mayıs 2, 2008 at 11:32 pm Yorum bırakın

Doç. Dr. Şahin FİLİZ

Selçuk Üniversitesi İslam Felsefesi

Anabilim Dalı Başkanı

Bireysel dindarlık mı, kamusal dinsellik mi?

Başörtüsü” söyleminin İslam Felsefesi açısından eleştirisi

İslam felsefesi açısından başörtüsü söylemini ele almak, başörtüsünü konjonktürle örülmüş ve kutsallaştırılmış siyasal ve sosyal truva atından çıkarıp, kendi yapısal sorunsallığını tartışmaya açmak olmalıdır. Başörtüsünün İslam dini için zorunlu bir emir olup olmadığını tespit etmek, kelam ve felsefe açısından irdelemekle mümkün olacaktır.


bıraktığı doğa gibi, insan da kendisini, yarı insan-yarı erkek bir tanrıya ve onun yukarıdan
belirlemelerine bırakmıştır.

insan felsefesi ve kadın

Sokrates’ten sonra insanı ve onun varoluş tarzını düşünce ve eylemin temeline yerleştiren felsefe, Descartes’ ın yerinde deyimiyle “medeniyetin ölçüsü dür”. İslam Felsefesi de, bir bilim ve felsefe disiplininin bitişmesinden oluşan İslam düşüncesi ve tarihinin özel ve özgün adıdır. İslam Felsefesi, İslam Düşüncesi Tarihi içinde, 9.-19. yüzyıllar arasında yaklaşık dört yüzyıllık bir medeniyetin dile getirilişidir. Bu medeniyette de, tıpkı Batı’da olduğu gibi, belki ondan daha çok, insan odak alınmış; din bile, “nasılsa, öyle” yaratılan, var olan insan ve insan sorunu çevresinde biçimlenmiş, biçimlendirilmiştir. İnsanın kendi varlık özelliğinden başlayarak. din, Tanrı ve Tanrısal buyruklar, insan için, insana göre ve insandan dolayı belirlenmiştir. 13. yüzyılda ise insan kendinden, dolayısıyla Tanrı’sı ve dininden kopartılmış; tıpkı, Tanrı’nın insanın belirlemesine bıraktığı doğa gibi, insan da kendisini, felsefesiz bir tarihin betimlediği mevhum, yarı insan-yarı erkek bir tanrıya ve onun yukarıdan belirlemelerine bırakmıştır. Artı bu yüzyıldan sonra felsefesiz bir din, felsefesiz bir tanrı ve nihayet felsefesiz bir insan vardır. Düşüncenin ve bilimlerin temeli olan felsefe, İslam dünyasında dinsizliğin kaynağı olarak suçlanmıştır. Oysa asıl sorun, felsefesiz bir dinin, varlığını, tüm insani yapı ve özelliklere da yatmasıdır.

Sokrates ve Marcus Aurelius’un ortak kanaatlerine göre insanın gerçek doğasını ya da özünü bulmak için, her şeyden önce onun varlığından tüm dış ve rastlantısal özellikleri kaldırmamız gerekir. İnsana dışarıdan gelen şeylerin tümü boş ve değersizdir. İnsanın özü, dış koşullarla değil, yalnızca kendisine verdiği değere dayanır. Zenginlik, sınıf, toplumsal ayrıcalık, toplumsal ve düşünsel yetiler, tüm bunlar önemsizdir. Tek başına önem taşıyan şey, ruhun içsel tutumu, eğilimidir. Bu içsel ilkeyi kimse etkileyemez. (1) Cinsiyet bile kendi özünde taşıdığı anlamın ötesinde tanımlandığında, dışsal koşul ve belirlenim olur. Kadın, bu bağlamda başörtüsüyle tanımlanan dışsal bir özelliğe dayalı bir nesne haline gelir.

Erkek merkeze alınarak insanın totolojik bir tanımı yapılmaya başlamıştır: İnsan erkektir; erkek de insandır. Stoacı kuramda insanın temel erdemi sayılan mutlak bağımsızlığı,
Hıristiyan kuramda onun temel eksikliği ve yanılgısı şekline dönüşmüştür.(2) İslam dini açısından da durum 13. yüzyıl öncesinden beri böyledir. Tek bir farkla ki, “özgürlük” ne zaman söz konusu edilse, Müslüman kadının en az diğer kadınlar kadar hak ettiği bu erdemi, onun temel eksikliği ve yanılgısı olarak değerlendiren görüşler güçlenmiştir. Kadın, bu tarihten itibaren “insana en yakın varlık” payesi ile ödüllendirilmiş; insanın bizzat kendisi olan erkeğe, “itaat ve mahkumiyeti” oranında, kendisine lütfedilen bu payenin en büyük “ödülü” olan “başörtüsü”nü almaya “hak” kazanmıştır. Bu sözde hak, onun mahkumiyet ve mahrumiyetini daha da artırmanın, teolojik manivelası haline getirilmiş; din namına reva görülen bu kısıtlamalar, insan? sınırı zorladığı ölçüde kadının ödülü olarak gösterilmiştir.

İslam Rönesansı” ya da “Farabicilik Çağı”nda(3) insan, kendi varoluş tarzı ve tüm yapıp etmeleriyle, doğasına sadık kalınarak tanımlanmıştır. Erkek-kadın ayrımı kategorik değildir. Bu ayrım, daha sonraki dönemlerde tözsel düztemde yapılmış; her ikisi de ayrı bir varlık alanına ait olarak belirlenmiştir. Oysa Türk filozofu Farabi’nin(4) adıyla ünlenen tarihsel kesitte kadın-erkek, işlevsel düzlemde belirlenmiştir.

Kadın ve erkeğin eşitliği

Kadın ve erkeğin, ontolojik ve kategorik eşitliği ilkesini İslam filozofları, doğrudan doğruya Kur’an’ın açık ya da. kapalı sözlerinden almışlardır. Kur’an, kadını, ayrı anarken bunu tözsel değil, işlevsel anlamda belirlemiştir. Kur’an’a göre kadın ve erkek arasında yalnızca işlevsel tasnife dayalı ayrım, İslam Skolastiği’nin yoğunlaştığı ve İslam Rönesansı’nın sönmeye başladığı 13. yüzyıldan itibaren tözsel, kategorik ve ontolojik ayrıma dönüşmüştür.

Kur’an’ın ilgili ayetlerine bakalım“Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten (benlik, töz, zat, öz) yaratan, ondan eşini var eden ve ikisinden pek çok erkek ve kadın meydana getiren Rabbinize saygısızlık sakının. Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’ın ve yakınların haklarına riayetsizlikten sakıın.(5)

Tek bir nefis” (nefsun vahide) ne erkek ne de dişidir. Çünkü ondan erkekler ve kadınlar türetilmiştir. Çift kutuplu bir cinsiyet özelliği taşıyan tek nefs Kur’an’ın kadın ve erkeği ontolojik olarak eşit gördüğüne ilişkin en açık kanıtlardan biridir. İslam öncesi Arap toplumu, bu ayrımı ontolojik olarak yapıyor; kadınları insan tanımı içinde görmüyordu. İslam bu ilkel ve klanik bakışı kökünden değiştirdi. Hz. Ömer’in bu konuda ne kadar açık yüreklilikle itirafta bulunduğunu; kadınları insandan bile saymadıkları günleri hatırladığını hemen belirtelim.

Kadınlar sizin, siz de kadınların örtüsüsünüz”(6) ayeti, erkekle kadının ahlaki ve insani yönden birbirini tamamladıklarını; kadınlar erkeklerin benzerleridir (birbirinin yarısıdır)(7) hadisi de, varoluşsal birlikteliği teyit etmektedir.

Bu denli açık ifadeleriyle Kur’an, erkek ve kadınları her durum ve iş konusunda teker teker anmakta ve insan tanımının, ancak ikisinin bütünlüğü göz önüne alınınca, mümkün olabileceğine işaret ederek, detaylandırmaktadır: “Doğrusu erkek ve kadın Müslümanlar, erkek ve kadın müminler, Allah’a boyun eğen erkek ve kadınlar, (O’na) gönülden bağlanan erkek ve kadınlar, oruç tutan erkek ve kadınlar, iffetlerini koruyan erkekler ve kadınlar, Allah’, çok anan erkekler ve kadınlar, işte Allah bunların hepsine bağışlanma ve büyük ödül hazırlamıştır “(8)

Kadın, “fitne ve fesadın kaynağı”, “bedeninin tümü avret”, “cinsel cazibe ve bozgunculuğun asıl nedeni” olarak görülmüş; varlık olarak tümü; sesi, yürüyüşü, bakışı, giysisi, oturuş ve kalkış biçimi, parfüm sürünmesi özetle bedeninin ve eylemlerinin tümü “avret” sayılmıştır. Ama her nedense cariyelerde bu avret söylemi unutulmuştur. Çünkü kadınlar erkekten sonra insan;cariyeler de hür kadınlardan sonra insan olma sırasına alınarak tanımlanmışlardır.
Başörtüsü indirgemeciliği

Yüce Tanrı’nın her insan yaratılışına yerleştirdiği örtünme duygusu ve dürtüsü, teolojik ve felsefi temelinden oynatılarak, başörtüsüne indirgenmiş; Kur’an’da çıplaklık, “avret-i muğallaza”ya (arka ve ön) dikkat etmemek; bedenin bu kısımlarını örtmemek iken, başörtüsü söylemi, başı ve saçıda bu kısımlara dahil etmiştir. Başörtüsü söylemi, bedenin ön ve arka kısımlarını örtmenin doğal ve dinsel gereğini gölgeleyecek kadar, örtü ve örtünmenin yerini tutar olmuştur.

Başörtüsü söylemi, yalnız bedenin esaslı kısımlarını (avret-i muğallaza) örtmenin yerini tutmakla kalmamış, neredeyse kadının, hatta İslam dininin ‘non que non”u (olmazsa olmaz’ı) haline getirilmiştir. Başörtüsü, inanç bakımından kelime-i şehadet; ibadet bakımından namaz ve oruç mertebesine yükseltilmiş; erkek ya da kadının ne kadar Müslüman olduğu, ne kadar örtündüğünden çok, başörtüsü söylemine ne kadar destek verdiği ile ölçülmeye başlamıştır.

Kadın, İslam dünyasında insan felsefesinin konusu olarak araştırılmak yerine, ‘serapa cinsellik timsali bir çeşit varlık’ olarak görülmüştür.

O gün bugündür Müslüman kadın, baştan başa mahrem ve avrettir. Köylerde ve yarı-kentli bölgelerde de ‘avrat’tır. Kadın olması, başörtüsünde kümelenen gizlenme ve saklanmanın, kontrol altında tutmanın kimi zaman özgürlüğe, kimi zaman da sınırlı bir yaşama layık görülen sakıncalı bir insan gibi muamele görmesine neden olmuştur. Kur’an’a ve Hz. Peygamber’e yabancı olan bu görüş, İslam öncesi tanınan kadın haklarını da tehlikeye sokmuştur. Kadın sadece fiziksel görünüşüyle değil, niyetiyle de okunan riskli bir cinstir. Hatta o bir “yaratık”tır. Örneğe bakalım:

Dansöz gibi süslenip, çıplak, dekolte giysilerle üniversiteye gelen genç kız tahsil yapma isteğinde ne derece samimidir? Tahrik edici giysisi, ojeli tırnakları, ruhu dudaklarıyla, oynak hareketleri, iç gıcıklayan gülüşü, isterik teşviklerle dolu gamze işaretleri ile nasıl bir tahsil amaçlıyor? Teneffüslerde kantinde erkeklerle birlikte oturup tatlı sohbetlere dalan, canı istediğinde dersten kaçan, asistanın dikkatini çeken, hocaya cilve yapmaya kalkışan, üniversiteyi bar, eğlence yeri gibi kullanan genç kız hangi ilmi tahsil etmek için gidiyor üniversiteye? Yoksa avlanmak için mi gidiyor üniversiteye, kızları avlamak için bekleşen erkeklerin bulunduğu ortama?“ (9)

Başörtüsü iddia ve söyleminin arka planında kadın, bambaşka bir varlıktır. İnsan felsefesinin konusu olarak araştırılmış olsaydı, şöyle denmezdi:

fakat meselenin ağırlığı ve sorumluluğu ile günümüzde “kadın” denen yaratığın ne hale getirildiği üzerinde çok düşünmek…(10)

Aşağılanan kadın imgesi

Demek ki başörtüsü ve örtünme, Kur’an ve Hz. Peygamberin yücelttiği ama bu zihniyetin aşağıladığı “kadın denilen yaratığın” simgesi olmaktadır. Dr. Perran şunları ileri sürer:
‘İslam’da kadın mukaddes yolda nadiren ilerlemiştir. Bu tip çok az kadınla karşılaşıyoruz. Onlar için bu çok zordur. En azından erkekler böyle düşünür. Erkekler her yerde ön plandadır. Şan, avantaj ve egemenliğin tümü onlardadır. Herşeyin kendi üstünlük ve avantajlarına katkıda bulunmasını sağlamışlardır; herşeyi kendilerine mal etmiş ve tekelleştirmişlerdir. Mukaddeslik, hatta cennet bile onlar içindir.”(11)

Bu tür tutucu kısıtlamalara ve cinsiyeti yüzünden küçümsenmesine karşın Müslüman kadın, en azından teoride, manevi olarak Allah katında erkekle eşit tutulur. Aslında manevi yaşamı tam olarak uygulamasını ve erkekler kadar takva sahibi olmasını engelleyebilecek kadar büyük hiçbir engelin bulunmadığını biliyoruz.(12)

Kadının İslam’daki yerini belirlemede, Kur’an’ın eşitlikçi görüşü ve Hz. Peygamber’in açıkça bilinen medeni düşünce ve tavrı değil, kadına ve onun insanlığına karşı geliştirilen yapay gelenek baskın rol oynamıştır. Bu geleneği besleyen, sürdüren ve ayakta tutan faktörler, ya hadis ya da Kur’an tefsiri formuna sokularak etkin kılınmıştır.

Erkekler kadınlara itaat ettiklerinde mahvoldular”(13) sözü, Hz. Peygamber’e isnat edilmiştir. Hadis formatında günümüze kadar gelen başka bir sözde ise “kadına itaatin pişmanlık olduğu” haber verilmektedir.(14)

Ebu Hureyre’den: Kadınlar hakkında birbirinize (siz erkekler birbirinize) iyilik tavsiye ediniz. Kadın kısmı, eğe kemiğinden yaratılmıştır. Eğe kemiğinin en eğri tarafı üstüdür. Bunu düzelteyim derken kırarsın; kendi haline bırakırsan eğri olmakta devam eder. Binaenaleyh kadınlar hakkında birbirinize iyilik tavsiye ediniz. “(15)

Bu sözde hadis, bütünüyle Kitab-ı Mukaddes’ten aktarılmıştır. Bu teolojik bir plagiarizme en iyi örneklerden birini oluşturur.(16) Diğer bir nokta, kadın her an erkeğin gözetimi, terbiyesi ve denetimi altında olmaya mahkum ikincil bir varlıktır. Nedeni, erkeğin sadece bir kaburga kemiğinden yaratılmış olmasıdır. O, erkeğin önemsiz bir parçasından var edilmiştir. Bu söz, Kur’an’a tamamen ters düşer. Kur’an’da ise yaratılışın, erkek için de kadın için de tek bir nefisten olduğu gerçeğini bu noktada yeniden hatırlamakta yarar vardır.

Kadın, erkeğin ancak küçük bir parçasının eseri ise, hareket ve davranışlarını hep ona göre, onun için ve ondan dolayı ayarlamak zorundadır:

Hz. Peygamber bir gün mescitten çıkıyordu. Yolda erkeklerle kadınlar karışık vaziyette idiler. Peygamber: Ey kadınlar, biraz yavaşlayın. Yolun kenarından yürüyün. Bunu duyan kadınlar, yol kenarında duvarlara yapışarak gitmeye başladılar. Öyle ki omuzları duvara yapışmıştı. “(17)

Kadının aşağılanması sürecinde uydurulan hadisler

En kutsal davranışlarında bile kadınların varlığı adeta sorgulanmaktadır. Çünkü kadın, yine Peygamber’in adı kullanılarak nakledilen bir sözde bütünüyle, tüm varlığıyla salt avrettir; cinsel varlıktır ve evden dışarı çıkması bile doğru değildir. Eğer dışarı çıkarsa, ona ancak şeytan eşlik eder.(18)

Kadınların insan olduğunu kabul etmemek için onu, Kur’an’ın verdiği temel insan haklarından yoksun bırakan bu yapay gelenek, bazı tasavvufi eserlerde de sürdürülmüştür. Hala da sürdürülmektedir. Zamanının kadınları hakkında acı bir dille konuşan Takıyüddin Huni (Ö. 1426), “İnsanlığın en ikiyüzlüleri kadınlardır. Zeklarının, dinlerinin ve kanaatlerinin zayıflığından ötürü imanları noksandır”(1 9) demektedir.

Bir başka örnek:

Cehenneme baktım ve cehennem ehlinin çoğunun kadın olduğunu gördüm. Cennete baktım. Cennet ehlinin pek azının kadın olduğunu gördüm. “(20) Hz. Peygamber’e saygısızlık pahasına nispet edilen daha buna benzer pek çok söz vardır. Öyle ki, İslam dünyasında kadını aşağılayan görüşler, gittikçe herhangi bir dini kaynağa referans vermeye gerek duyulmadan genel kabul düzeyinde kesin yargılara dönüşmüştür. Bu yargılar Türk din anlayışını da etkilemiş; kadına değer atfeden Türk kültürü, kadın düşmanlığını savunan dogmalarla gölgelenmiştir. Buna en çarpıcı örnek, 12. yüzyılda Yusuf Has Hacib’in kaleme aldığı Kutadgu Bilig’de yer alan akıl ve din-dışı kadın aleyhtarı görüşlerdir. Yusuf Has Hacib şunları söylüyor:

Kadını baş boş bırakma, kapıyı kapalı tut; insana her türlü uygunsuzluk kadından gelir.” (Beyit no:1303)

Ey dost, arkadaş, sana kesin bir söz söyleyeyim; bu kızlar doğmasa, doğarsa yaşamasa daha iyi olur.” (Beyit:4511).

Eğer dünyaya gelirse, onun yerinin toprağın altı veya evinin mezara komşu olması daha hayırlıdır.” (Beyit na: 4512).

Kadını evden dışarı bırakma; eğer çıkarsa doğru yoldan şaşar” (451 8).(21)
Bu sözler, hadis formunda intikal eden kadın aleyhtarlığını kutsallaştırma çabalarının yargı kalıbına girdiği görüşleri yansıtmaktadır.

Kadın mademki hemen her yönden eksik, kusurlu ve riskli bir varlıktır, o halde onu denetim ve gözetim altında bulundurmak gerekir” şeklindeki görüş, asırlardır yaşamaktadır. Bugün de aynı görüş, akademik düzeyi ve ciddiyeti hiçe sayarcasına etkinliğini hem de bazı akademik çevrelerde devam ettirmektedir. Bir profesör örtünün, dolayısıyla başörtüsünün neden gerekli olduğunu kurmaca bir psikolojik değerlendirme yaparak şöyle savunuyor:
Bir defa her kadının erkeği yoktur. Sonra, ‘ruha malik olmak’ kolay bir şey değildir. Kadın heyecanlarıyla yaşar. Kalpler değişkendir; aynı noktada durmaz. Kadının ruhu bentsiz bir nehirdir. O nehre malik olabilmek için onu bentlemek lazımdır. İşte bu örtüdür. “(22)

Yapay geleneğin yerleşikleşmesi

O halde, “en zararlı fitne”nin kadın olduğunu yapay gelenek yerleşik bir yargı haline getirmiştir. Hz. Peygamberin ağzından uydurulan ama başörtüsü davasına dayanak teşkil eden kadın karşıtı söylemlere ilişkin bir diğer örnek de şudur:

Üsame ibn Zeyd’in aktardığına göre Peygamber şöyle demişti: ‘Size, benden sonra kadından daha zararlı bir fitne bırakmadım’. ‘(23)

Şu durumda kadın, Peygamberin vefatından sonra yine onun bıraktığı kötü bir miras ya da zararlı bir mal olmaktadır. Bu “en zararlı fitne” kaynağı ile tenhalarda konuşmak, hatta sadece oturup konuşmak bile din bakımından sakıncalı görülmüştür.(24)

Kadınlar, başta erkekler için ayartıcı ve fitneci varlıklar olarak görülmekle kalmayıp, kendi aralarında da birbirleri için fitne nedenidirler. Yusuf Has Hacib’in, kadının sözlerini hatırladığımızda, Türk kültüründeki kadının seçkin imajını bile yerle bir eden sözde dini referanslarını görebiliyoruz:

Ebu Alkame oğlu Alkame’nin anası şöyle anlattı: “Abdurrahman kızı Hafsa (saçlarını gösteren)(25) ince bir başörtüsüyle Peygamber’imizin eşi Aişe’nin yanına girince, Aişe, ince başörtüsünü yırtıp Hafsa’ya kalın bir başörtüsü giydirdi. “(26)

İslam hadis literatürünün en ciddi kaynaklarında yer alan bu sözlerde açıkça kadınların başları ve saçları birbirlerine de mahrem kabul edilmektedir. Kadın özde, varlık olarak kötülüğün ve fitnenin kaynağı diye tanımlandığında, erkeklerle sosyal ilişkilerini engellemek üzere öne sürülen başörtüsü, hemcinslerinden de korunmaya hizmet etmektedir. Bu ise, hem kadın tanımının hem de başörtüsü söyleminin ne denli akıl, bilim, din ve medeniyet dışı olduğunu göstermektedir.

Deyim yerindeyse, kadının her parçası gibi sesi de haram mı, helal mi yolunda tartışmalar yapılacak kadar ileri gidilmiştir. Bu görüşte olanlara göre —ki çoğunluktadır— günlük konuşmaları, bir dizi sınırlamalar dahilinde sakıncasızdır.“Kur’an okusa bile, musiki tarzında olursa, kadın sesini dinlemek caiz olmaz;şarkı, türkü söylerken kadın sesini dinlemek doğaldır ki zaten caiz olamaz”(27) tartışmaları bile uzun uzun yapılmıştır.

Başörtüsü bağlamında kadın odaklı tartışmalar, İslam düşüncesi içinde insan felsefesi yöntemi dışında geliştiği için, artık kadın eşek ve kara köpekle bir tutulur olmuştur: “İnsanın (doğal olarak erkeğin-Ş.F) namazını eşek, kadın ve kara köpek bozar. Abdullah b. Es-Samit dedi ki: Ey Ebu Zer, neden kara köpek de kırmızı ya da küçük köpek değil? Ebu Zer: Ey kardeşimin oğlu, bunu Peygamber’e ben de sordum. Demişti ki: “Kara köpek, şeytandır. “(28) Hadis sahteciliği ile bazı kayıtlarda kadının niteliğine de işaret edilmiştir: “Hayızlı kadın ve kara köpek namazı bozar”(29) Kendi cinslerinin, hem de Hz. Peygamberin adı kullanılarak bu derece aşağılanıp tahkir edilmesi, raviler (hadis rivayet edenler) arasında bile dayanılmaz noktalara gelmiştir.(30) Aişe uyurken Hz. Peygamber’in onu rahatsız etmeden başladığı namazına devam ettiği yine bizzat kendisi tarafından hem de kadınları köpekle bir tutan rivayetlere isyan ederek(31) bildirilmiş ise de, bu kafa karışıklığı sonuçta kadının insani varlığını yadsıyan inanç ve kanaatlerin bugüne. kadar kuvvetlenerek intikalini engelleyememiştir. Çünkü Hz. Peygamber’in kadınlara devrim niteliğinde tanıdığı insan olma ve insan gibi yaşama hakkı(32), ibadet hakkı(33) birbiriyle çelişkili rivayetler ve bu rivayetlerin sonuna kadar savunucusu olanlarca azmedilememiştir.(34)
Uygulamada geriye gidişler

Kadınların mescitlere yani camilere bile gitmelerini onların doğal hakkı gören Peygamberin bu geleneği, ülkemizde de hala hazmedilebilmiş değildir. Atatürk 2 Şubat 1923’te İzmir’de halk ile yaptığı konuşmasında bu hazımsızlığı bir an önce Türk ulusunun aşması gerektiğine işaret etmişti. Atatürk’ün bu sözleri günümüzde de geçerliliğini korumaktadır. Atatürk’ün Hz. Peygamberin uzak vizyonunu dile getiren bu ileri görüşlülüğü, henüz ülkemizde tam olarak anlaşılmış değildir.(35)

İslamiyet kadını cehaletten ve insanlık dışı konumdan kurtarmaya dönük devrim yaratırken, kadınların bu konumunu hazmedemeyen söz konusu öfke, Çağlar boyunca şekil ve içerik değiştirerek şiddetlenmiştir: Adı, kadını tüm insani ve sosyal haklarından dolaylı ama etkili bir biçimde yoksun bırakan başörtüsü söylemi.

Tesettür, haya ve namusu korur. Tesettüre riayet etmemek, cinsel serbestiye, bu da fuhuş ve ahlaksızlığa, bu da kapitalist ekonomik sistemin ürettiği kozmetik sanayinin gelişip serpilmesine yol açar… Açılan kadınlar hayvanı hislerle, kapanan kadınlar da insani hislerle meşgul olurlar… Kadının güzelleşme isteği ve eğilimi çevre faktörüne bağlıdır. Yaratılışındaki dürtü değildir. Örtünmemek, bedeni her erkeğe peşkeş çekmektir. ‘36)

Ayrım çok açıktır. Örtünenler ve örtünmeyenler. Bu tip ayrım, ne islam öncesi Cahiliye döneminde ne de İslamın ilk asırlarında vaki değildir. Örtünmenin alamet-i farikası, bu görüşe göre, başörtüsüdür. Örtünmemek de başörtüsü takmamaktır. Çünkü, kadın ya da erkek, Tanrı’nın yaratılışlarına ve doğalarına yerleştirmiş olduğu temel örtünme duygusunu zaten taşımaktadır. Adem ile Havva’nın, açılan kaba avret yerlerini örttüklerine ilişkin ayet bu hakikati vurgulamıştır.

Şeytan kendilerinden gizlenmiş olan ayıp yerlerini onlara göstermek maksadıyla Adem ve eşine vesvese verdi. ‘Rabbiniz, birer melek ya da ölümsüz kişiler olursunuz diye bu ağaca yaklaşmanızı size yasakladı. Ben ikinize de öğüt veriyorum’ diye yemin etti. Sonuçta şeytan onları ayartarak yasak meyveye yönlendirdi. Adem ile eşi, yasak meyveden tadar tatmaz ayıp yerlerinin (sev’at) farkına vardılar. Derhal cennet yapraklarıyla oralarını (ağır avret kısımlarını) örtmeye koyuldular… “(37)

Örtünme duygusuna her iki cinsin de aynı tepkiyi vermiş olmaları bu yaratılış gerçeğini kanıtlamaktadır. Yoksa, Havva başını da örttü kaydı mutlaka belirtilmiş olurdu. Başörtüsü söylemlerine Sümerlere, Hititlere ve İsrail oğullarına kadar tarih biçenler, ellerinin altındaki bu ayette, özellikle başörtüsünün neden belirtilmemiş olduğunu görmezden gelmektedirler. İki farklı ‘avret’, iki farklı ‘avrat’, iki farklı ‘kadın’

Hür kadın ile cariye kadın kategorisi İslam kaynaklarında ve özellikle İslam fıkhında, örtü, örtünme ve başörtüsü sorunu çevresinde belirginleşmektedir. İki farklı kadın, iki farklı avreti ve dolayısıyla iki farklı muameleyi doğurmaktadır. Hür kadın örtülü ve başörtülü olmakla yükümlü iken, cariye sınıfına giren kadın bu yükümlülükten muaftır. İlk bakışta, yükümlülükten muafiyet, bir ayrıcalık ve şans gibi görülebilir. Ancak durum bunun tam tersidir. Örtünmemek, örtünmeye layık görülmemek demektir. Başörtüsü cariyeye yasaktır. Çünkü cariye hür kadın statüsünde değildir. Örtünme ve başörtüsü takma, bir ayrıcalıktır. Aynı ayırım bugün de teorik anlamda geçerliliğini korumaktadır.

El-Mer’e fi’ş-Şi’ri’l- Cahili (Cahiliye Şiirinde Kadın) adlı eserinde Dr. Ahmed Muhammed el-Hufi (Kahire 1997, s. 369-376) Arap şiirinden hareketle, Cahiliye dönemi kadınlarının açıklık ve örtünme konusundaki tutumlarını tasvir etmektedir.

Hufi’ye göre, Cahiliye döneminde Arap kadını ne tamamen kapalı, ne de bütünüyle açıktır. Açık kadınlar olduğu gibi, örtülü kadınlar da vardır. Bazı şiirlerden, baş ve yüz örtüsünün hüneri cariyelerden ayırt eden bir özellik olduğu; acı, hüzün ve ağıt yakma gibi durumlarda yüzlerin ve başların açıldığı nakledilmektedir. Bu yüzden, savaşta yenileceklerini ve esir düşeceklerini anlayan hür kadınlar, kendilerine tenezzül edilmez düşüncesiyle cariyelere benzemek için yüzlerini ve başlarını açarlar ve bu şekilde kaçmaya hazırlanırlardı.(38)
Örtünme ve başörtüsü bu tarihsel malumata göre, kadınların toplumsal statüleriyle doğrudan ilgilidir. Kadının örtünmesini ve başörtüsü takmasını amir hüküm, dini bir esastan çok, İslam öncesi sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel koşullardan kaynaklanmaktadr. Yani, tam anlamıyla bir geleneksel pratiktir.

Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve (öteki) bütün mümin kadınlara (toplum içine çıktıklarında) dış kıyafetlerini üzerlerine almalarını söyle: bu, onların (temiz kadınlar olarak) tanınmalarını ve rahatsız edilmemelerini temin eder. Ama unutma ki Allah çok bağışlayıcıdır, rahmet kaynağıdır. “(39)

Örtünme, İslam öncesinde kadınlar için hürlük ya da cariyelik konumlarını belirleyen bir simgedir. Bu ayette, Peygamber eşlerinin, kızlarının ve İslam’ı kabul etmiş tüm mümin kadınların, dışarıya çıktıklarında dış giysilerini üzerleri- ne almaları emredilmektedir. Çünkü kadın dışarıya dış elbisesini almadan çıktığında, cariye sanıp rahatsız ediliyordu. Toplumsal bir kategori olarak yerleşik uygulamanın kurbanı cariyenin dezavantajlarıyla sokakta karşılaşılmaması için bu ayetin uyardığı bildirilmektedir.(40)

Çarşafın kurumsallaşması

Kur’an, bu ayette aslında yerleşik toplumsal bir yara olan cariyelik geleneğini yıkmak için, kadınların kıyafetlerine çeki-düzen vermelerini istemiştir. Eğer böyle bir ayrımın bulunmadığı bir topluma seslenmiş olsaydı, güçlü olasılıkla özellikle dış elbise giyerek dışarı çıkılması emredilmezdi. Çünkü ayetin illeti (inişine dayanak teşkil eden neden) ortadan kalkmış olurdu.

Bazı Kur’an yorumcuları (müfessirler), bu ayete dayanarak kadının kimliğini gizlemesi ve ayak takımının tacizleri sırasında tanınmamaları için çarşaf giymeleri gerektiği hükmüne varmışlardır.(41) Oysa dış elbiseyi çarşafla tefsir etmek son derece yersizdir. Çünkü ayette dış elbise, zaman ve koşulların belirlediği, örf ve geleneğin hoş gördüğü elbise tarzı olmak bakımından kişinin kendi seçimine bırakılmıştır.

Örtünmenin tarzı ve başörtüsünün dini bir temele dayanıp dayanmadığına ilişkin ayrıntıları daha sonraya bırakalım.

Fahreddin er-Razi (ö. 606/1209) 24 Nur 31. ayette geçen “ziynetlerini göstermesinler” kısmını tefsir ederken şu görüşü savunur. “İslam bilginleri, ayetteki ‘kendiliğinden görünen yerler dışında ziynetlerini göstermesinler’ ifadesinin sadece hür kadınlarla sınırlı olduğu konusunda uzlaşmışlardır. Zaten ifadeden bu anlamın kastedildiği açıktır. Çünkü cariye, bir maldır. Dolayısıyla alınıp satılırken ihtiyatlı olunması gerekir. Bu da ancak ona iyiden iyiye bakılmasıyla olur. Oysa hür kadınlar için böyle bir durum söz konusu değildir.”(42)

13. yüzyılda yaşayan çok önemli bir Kur’an yorumcusu, ayetin yorumundan cariyelerin “mal” olduğu sonucunu rahatlıkla çıkarabilmektedir. İslamın gelişinden itibaren yüzyıllar geçtiği halde, kaldırılmak istenen bu meş’um gelenek, klasik tefsirlerle yaşatılmıştır. Ancak cariye olmamak ve cariyelikten kurtulmak için, kadın olmak hatta Müslüman kadın olmak bile yetmemiştir. Çünkü cariyelerin Müslüman olup olmamaları fark etmemektedir. Günümüzde bile bu ilkel sosyal sınıfın varlığını, teorik düzlemde hem de İslam’a dayanarak savunanlar hayli fazladır. Örneğin çağdaş İslam fıkıhçılarından Vehbe ez- Zühayli, cariyelerin hür kadınların statüsünde olmadıklarını ve avret mahallerinin diğer kadınlardan farklı olarak, aynen erkeklerinki gibi, diz kapağı ve göbek arası yer olduğunu söylemiştir.(43) Cariyenin avretinin göbek ile diz kapağı arasında olduğu şu rivayete dayandırılır: “Peygamber buyurmuştur: Biriniz kölesini veya cariyesini ya da işçisini evlendirdiği zaman, artık onun göbeğinin altına ve dizinin üstüne bakmasın”(44) Demek ki, efendi, evlendirinceye kadar cariyesinin istediği her yerine bakabilmekteydi. Böylece, örtünme konusunda cariyelerin hür kadınlardan farklılığı İslam öncesinden gelen bir geleneğin devamı olarak sürmüştür.(45)

Cariyelik geleneğine bağlı olarak Kur’an’ın o zamanki örfe dayanarak yaptığı kılık-kıyafet düzenlemesinin geçerliliğini koruması, bu geleneğin yaşatılması ya da yaşatılmaması ile doğrudan ilgili bulunmaktadır.

Cariye-hür kadın ayrımı

Dini literatürde yer alan rivayetler, başörtüsü söylemiyle cariye ile hür kadın arasındaki ayrımı kökleştirmiş; bu sosyal ve sınıfsal ayrım günümüzde başörtüsünün dini gerekçesine temel oluşturmuştur.

İbn Ömer’e göre, satışa çıkarılan cariyenin hürmeti (dokunulmazlığı) olamaz. Çünkü o bir maldır; dolayısıyla göğsüne, karnına, arkasına, bacaklarına bakmak ve dokunmak caizdir.(46) Alınıp satılan mal olan cariyelerin, kadın olmaları, hele “örtünmeyi hak edecek hür kadın” statüsüne yükselmeleri mümkün değildir. Ömer’in, huzuruna gelen dış giysili (cilbablı) cariyeyi, hür kadınlara benzeme hakkı olmadığı gerekçesiyle, başına vurarak dövdüğü ve başını açtırdığı rivayet edilmiştir. Halifeliği döneminde cariyelerin başlarını örtmelerini yasakladığı da gelen haberler arasındadır. Ebu Musa el-Eş’ari’nin de cariyesini cilbab (dış elbise) giydiği için dövdüğünü yine başka bir rivayetten öğreniyoruz. (47)Neredeyse tüm rivayetler bu yöndedir.(48)

Cariyelere reva görülen sözde dini gerekçelere dayalı bu muamele, İslam rasyonalizmi ve sağduyulu akademik bir ciddiyetle eleştirilecek yerde, savunulmuş; hürlükleri hangi gerekçeye bağlı olarak belirlendiği meçhul bulunan kadınların taciz edilmemesi için cariyelik bir araç olarak meşrulaştırılmıştır.(49) Bu yaklaşıma göre, hür kabul edilen kadınlar dışında herkes birbirinin, cariye olarak tuttuğu kadınına rahatlıkla sarkıntılık edebilir sonucu çıkarmak için kafa yormaya gerek kalmamaktadır. Bu ise, İslam’la ve Peygamberin yaşam felsefesiyle esastan çatışır.

Kölelerin durumu

Bu arada köleler de ihmal edilmemiştir. Tıpkı cariyeler konusunda olduğu gibi, köleler konusunda da akıl almaz rivayetler, Hz. Peygamberin ağzından aktarılırken hiçbir kayıt ve ölçü tanınmamıştır. Köleler de cariyelerin erkek versiyonu olarak karşımıza çıkmaktadır: “Hz. Peygamber, kızı Fatıma’ya bir köle getirdi. Bu köleyi ona hibe etmişti. O sırada Fatıma’nın üzerindeki elbise, kendisini tam olarak örtebilecek nitelikte değildi. Peygamber: Bunda senin için bir beis yok (sıkılma), içeri gelen sadece baban ve kölendir” demiştir.(50) Aişe’nin saçını tararken kölesinin ona baktığı bildirilmiştir. Kimisine göre, kölenin, sahibesinin saçlarına bakamayacağı iddia edilmiş, bazı rivayetlere göre köleye mahrem olmadığı belirtilmiştir.(51) Maverdi’ye göre de, erkek köle sahibesine haram, cariye ise efendisine helaldir. Çünkü bir kadının cinselliğinden yararlanmak, ancak onun sahibi için söz konusudur. Oysa erkek kölenin sahibesinin cinselliğinden yararlanma hakkı yoktur. Cariyenin ferci (dişilik organı) ise efendisinin malıdır.(52)

İnsan aklını, insaf ve iz’anını darmadağın eden bu yargılar, kadın cinselliğinin hangi boyutlarda din adına sömürüldüğünü; bu sömürge zihniyetinin günümüzde başörtüsü şeklinde nasıl tecelli ettiğinin yapay geleneksel art alanını oluşturmaktadır.

Eğer kadınların saçından tırnağına kadar avret sayıldıkları için örtünmeleri farz kılınmış olsaydı, bu da sırf kadın veya Müslüman kadın olmalarına bağlı bulunsaydı, hür kadınlar için ayrı, cariyeler için ayrı avret-mahremiyet ölçüsü konulabilir miydi?

Acaba cariyelerin varlığı ve cariyelik kurumunun devamı, hür kabul edilen kadınlar ya da bu sınıfa girmeyi hak kazanan kadınlar karşılığında topluma sunulan kurbanlar mıdır?

Başörtüsüyle ilgili olduğu iddia edilen 24 Nur 31. ayet inmeden önce, Ebu Zekeriya el-Ferra (ö.207/1822)’ya göre kadınlar, İslam öncesi dönemde başörtülerini arkalarına salıverirler ve ön taraflarını (boyun ve yakalarını) açarlardı. Bunun üzerine Müslüman kadınlar tesettürle emir olundular.(53) Başka bir rivayette, “kadınlar başörtülerini (aslında örtülerini-şf) yakalarının üzerine kadar örtsünler” (24 Nur 31) ayeti indiğinde, “Ensar kadınlarının başları üzerinde adeta kargalar! and(ran (siyah) örtüler olduğu halde evden dışarı çıktıkları”(54) öne sürülmektedir.

Karga başlı’ kadınlar arasında cariyelere yer verilmemiştir. Ayrıca, kelimenin tam anlamıyla kaba avret yerlerini örtecek, hatta cenazeleri defnedecek zorunlu örtü veya giysinin bile güç-bela tedarik edildiği Hz. Peygamber döneminde, kara çarşafın tarz olduğu yanılgısına ten bu rivayetler, rastlantısal değildir.

Kadının neredeyse salt kadın olduğu için insanlık onurunu hazmedemeyen, canı sıkılınca onu cariye sınıfına dahil ediveren Sığ dünya görüşü, insanın Kur’an’da belirtilen fıtri örtünme duygunsunu istismar ederek, kadını ardı arkası gelmez örtünme emri adı altında dini bir sıkıyönetime tabi tutmuştur. Örtünme, gittikçe çarşaf koşuluna, çarşaf da, tek göz dışında peçe ile birlikte tüm vücudun tepeden tırnağa örtülmesi talimatına bağlanmıştır. Asırlar geçtikçe bu keyfi yorumlar, artık dinin, Kelime-i Şehadet’i bile gölgede bırakan bir emri olarak insanların zihinlerine kazınmıştır.

Hür-cariye” ayrımını savunmak, örtüden çarşafı, örtünmeden de tek göz dışında tüm bedenin kapatılmasını anlamak ve bunu iman-küfür çizgisi olarak belirlemek, “örtülü ya da örtüsüz, başörtülü ya da başörtüsüz herkese özgürlük” iddia ve istemini inandırıcılıktan uzaklaştırmaktadır. Örtünmemekten kasıt, başörtüsüzlük olarak bilinmekte ve çıplaklık başörtüsüzlükle özdeşleştirilmektedir. Hatta öyle ki, başörtüsü, karma eğitimi onaylamamanın bir simgesidir.

Hür kadın-cariye kadın” ayrımı ile ilgili olarak sIam’la temelden çelişen bu rivayet ve görüşler, kadını tesettürlü olduğu için hür değil, hür olduğu için tesettürlü; cariyeyi, tesettürsüz olduğu için cariye değil, cariye olduğu için tesettürsüz saymaktadır. Yani işlevsel değil, ontolojik bir tasnif esas alınmaktadır. Kadın hürse, kadındır. Kadın cariyeyse cariyedir.
Başörtüsünün dayandırıldığı dinsel gerekçeler

Kur’an kronolojisini araştıran ilim adamlarına göre, 24. Nur süresi, Hicret’in beşinci yılının son aylarında indirilmiş medeni bir suredir.(55) Siyer ve iniş nedenleri (Esbab-ı Nüzul) ile ilgili bilgilerden, başörtüsüne gerekçe teşkil ettiği öne sürülen 33. Ahzab ve 24. Nur surelerinin hemen hemen aynı zaman diliminde ve aynı atmosfer içinde indiği anlaşılmaktadır. Çünkü 33. Ahzab suresi, Hicret’in beşinci yılı Şevval ayında başlayan Hendek/Ahzab gazvesinin (savaşının) hemen ardından inmeye başlamış ve sürenin tamamlanması yaklaşık dokuzuncu yıla kadar sürmüştür. 24. Nur suresi ise, Hendek Gazvesi’nden kısa bir süre önce veya sonra vuku bulan Beni Mustalik Gazvesi’ni takiben inmiştir. Vahyin başlangıç tarihi olan Miladi 610 yılı ise bu iki surenin iniş zamanı arasında on yedi yıllık bir zaman diliminin bulunması, örtünme ile ilgili ayetlerin oldukça geç bir dönemde indiğini göstermektedir.(56)

Bu sureler içinde özellikle kadının örtünmesi ve başörtüsü kullanmasına gerekçe olarak gösterilen iki ayete bakalım:

İnanan erkeklere söyle, gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler ve iffetlerini korusunlar; temiz ve erdemli kalmaları bakımından en uygun davranış tarzı budur. (Ve) Şüphesiz Allah onların (iyi ya da kötü) işledikleri her şeyden haberdardır.
İnanan kadınlara söyle, onlar da gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler; iffetlerini korusunlar; (örfen) görünmesinde sakınca olmayan yerleri dışında cazibe ve güzelliklerini açığa vurmasınlar; ve bunun için başörtülerini (yani genel örtülerini-şf) yakalarının üzerine salsınlar.
“(57)

Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve (öteki) bütün mü’min kadınlara (toplum içine çıktıklarında) dış kıyafetlerini (cilbablarını) üzerlerine almalarını söyle: bu, onların (tehz kadınlar olarak) tanınmalarını ve ranatsız edilmemelerini sağlar. Ama (unutma ki) Allah, çok bağışlayıcıdır, rahmet kaynağıdır. “(58)

Cilbab” kavramı, kadınların örfe göre üzerlerine aldıkları herhangi bir dış elbise değil, başörtüsü üzerine alınan ve tüm vücudu örten örtü. (59) ;hatta çarşaf olarak tefsir edilmiştir.

olarak tefsir edilmiştir. Başörtüsü üstüne yeniden bir dış örtü zorlama bir yorum dur. Kaldı ki cilbab, zamanın ve koşulların belirlemesine bırakılmış bir giyim tarzıdır ve Kur’an’da çarşafı ima eden hiçbir belirti de bulunmamaktadır.

Örfen onaylanmayan yerlerin örtülmesi ve iffetin korunması, Nur suresinin 30. ayetinde de geçtiği gibi her iki cinsi de bağlayıcı bir kapsamdadır.

Mümin erkeklere söyle, gözlerini çeksinler.. .ve ferclerini (ön ve arkalarını
-ş.f.) korusunlar. Bu ayet, başkalarının ferclerine ve avret yerlerine bakmayın emrini de içeren bir anlam taşımaktadır.

Ferc, avret, sev’e (çoğulu sev’at)’ den maksat, kadın ve erkeğin genital organları ve makatlarıdır.
Mümin kadınlar, ziynetlerinden görünen kısmından başkasını açmasınlar. Buradaki ziynet, bazen, kadının açması uygun olmayan yerleri, bazen de kullandığı süs, takı ve çeşitli ziynet eşyası şeklinde yorumlanmıştır.(60)

İslam öncesi Araplar, en mahrem yerlerini (ferclerini dahi) örtmeden ibadet etmeyi doğru bir davranış saydıklarından, örtünme emirleri ile kadının başörtüsü ya da çarşafa bürünmesi anlamında değil, her iki cinsin de ağır avret yerlerinin (avret-i muğallaza) kapatılması gereği üzerinde durulmuştur ki, farz ve doğru olan örtünme de budur.
Nur Suresi 30 ve 31. ayetlerde, “kadınlar ziynetlerini göstermesinler’, (la yübdine ziynetehunne) ifadesindeki ziynet, ayıp yerler, gizli görkem ve güzellikler; örfen de gösterilmesi uygun olmayan kısımlara işaret etmektedir. “Başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar” (ve’l-Yadribne bi humurihinne ala cuyubihinne) ifadesinde geçen “başörtüsü” (humur), esasen başörtüsü anlamında değildir. Sözcük, “örtmek, gizlemek, evinden dışarı çıkmamak, utanmak, sarhoş etmek” anlamındadır. Ayette başörtüsü olarak çevrilen hımar/humur, genel anlamda “örtü”dür. Özellikle ve kesin olarak başörtüsü değildir. Başörtüsü anlamı, örften çıkarılan bir anlamdır. Örften çıkarılan ve örfen yaygın bir anlamın, başörtüsünü farz kılması ise mümkün değildir. Kaldı ki, İslam öncesi Arap kadınları, başörtüsü bir yana, ağır avret mahallerini ve göğüslerini bile örtmekte gevşek davranıyorlardı. Başörtüsünün göğüsleri, gerdanı, boyun ve kulakları örtecek şekilde sıkıca başa sarılması yolundaki görüşler, ayette açıkça zikredilmeyen kişisel yorumlardan ibarettir. (61) Başlarının üzerindeki örtü, açık göğüslerini örtmeye hizmet etmiyordu. Burada örtülmesi hedeflenen ve istenen bölge, baş değil, göğüslerdir ve göğüsler de ferc kadar ağır avret bölgesi içindedir. Kaldı ki, başın örtülmesi bu denli kesin bir farz ve dinin vazgeçilmez bir emri olsaydı, “baş” (Ra’s) ve “saç” (şa’r) sözcüklerinin ayetlerde geçmesi gerekirdi. Kur’an, pek çok konuda ayrıntılı olarak sözcük zenginliğini sergilemekten kaçınmazken, böylesine ciddi olduğu iddia edilen bir farzın en önemli bu iki sözcüğünü neden telatfuz etmekten kaçınmış olsun? “Bir sivrisineği bile örnek vermekten çekinmeyen Tanrı(62), neden ‘baş’ ve ‘saç’ sözcüklerini örnek vermemiştir? Demek ki Kur’an, başın örtülmesini, başı şu ya da bu şekilde örtmeyi tamamen kadınların kendi iradelerine ve yaşadıkları sosyo-kültürel çevrelerinin koşullarına bırakmış olmaktadır. Bunun adı ise gelenektir.
Başın örtülmesini farz sayan yorumlar, “görünen yerler hariç” (illa ma zahara minha) ifadesinden, el ve yüz dışında tüm bedenin örtülmesinin cumhura göre gerekli olduğu yorumunu neredeyse tüm geleneksel rivayetlerin bir araya toplandığı İbn Kesir’in tefsirinden almışlardır. Hemen herkes, aynı şeyleri tekrarlayıp duran birkaç kaynaktan hareketle bu yorumları yapınca, cumhurun kavli gibi bir yanıltmaca ortaya çıkmaktadır. Bu tefsir, bugün bile örtünme ve başörtüsü konusundaki pek çok klasik literatürün birkaç ana kaynağından birisidir. Dinsel, tarihsel ve toplumsal bakımdan birbirine zıt pek çok rivayetin-içlerinde örtünme emrini takip eden günlerde Ensar kadınlarının siyah çarşaflar geçirerek başları karga başı gibi Olduğu rivayeti de dahil-bu tefsirde yer aldığını biliyoruz.(63) Zaten yanlışlık da buradadır.

Göğüsleri örtmek için mutlaka “hımar” (başörtüsü) kullanmanın gerekmediğini çağdaş İslam düşünürlerinden Muhammed Esed şöyle açıklığa kavuşturmaktadır:

Hem İslam’dan önce, hem de İslam’dan sonra Arap kadınlarının kullandıkları geleneksel başörtüsüdür. Klasik Kur’an yorumcularına göre, bu başörtüsü kadınlar tarafından İslam öncesi dönemde az-çok süs giysisi olarak kullanılır ve uçları, örtünen kadının sırtına serbestçe bırakılırdı; o günün yaygın modasına göre, kadınların giydiği gömleğin ya da bluzun önünde genişçe bir açıklık bulunur ve böylece göğüsler örtülmezdi. Bunun içindir ki göğsün ‘hımar’ ile örtülmesinin emredilmesi, bu iş için mutlaka hımar kullanılmasının gerektiğini ifade etmez; fakat yalnızca, kadınların göğüs kısmının, örfen açık bırakılmasında sakınca bulunmayan yerlerden olmadığını ve dolayısıyla örtülmesi, gösterilmemesi gerektiğini ifade eder. “(64)

Muhammed Esed, “(örfen) örtülmemesinde sakınca olmayan yerler ya da kendiliğinden görünen kısımlar hariç” (illa ma zahara minha) ifadesini de şöyle yorumlamaktadır:

“‘Örfen’ sözcüğüyle yaptığımız ilave, İslam alimlerinin ve özellikle (Razi’nin kaydettiğine göre) el-Kifaali’nin yaptığı ‘kişinin hakim örfe’ (el-adetu’İ-cariye) uyarak açık tutabileceği, yanı’ meme sinde beis olmayan yerler’ şeklindeki açıklamayı yansıtmaktadır. İslam hukukunun geleneksel temsilcileri ‘görünmesinde örfen sakınca olmayan’ ifadesinin tanımını her ne kadar kadının yüzü, elleri ve ayaklarıyla sınırlı tutma eğilimini göstermiş, hatta sınırlamayı daha da ileri götürmüşler ise de “illa ma zahara” nın anlamı, bizce çok daha geniştir; nitekim, kullanılan ifadedeki kasdi belirsizlik yahut çok anlamlılık da bu hususta insanın ahlaki ve toplumsal gelişiminin gereği olarak ortaya çıkan zamana bağımlı değişikliklerin göz önünde bulundurulduğunu göstermektedir. Burada hem erkeklere hem de kadınlara ulaştırılmak istenen mesajın özü, onların ‘haramdan gözlerini çevirmeleri ve iffetlerini korumaları” noktasında düğümlenmektedir ki, kişinin yaşadığı çağda, Kur’an’ın toplumsal ahlak konusunda getirdiği ilkeleri göz önünde tutarak, dış görünüşünde, giyimkuşamında göstermek zorunda olduğu dikkatin sınırlarını da ölçü belirlemektedir.”(65)
Hımara başörtüsü anlamı yükleme yanlışlığından daha ileriye gidilmiş, bu kavramı yüz örtüsü ya da peçe şeklinde tercüme ederek, 24 Nur 31. ve 60. ayetleri delil gösterilmiştir. Hımara peçe anlamı verenlere göre belli bir çağa ulaşmış kadınlar ile cariyeler bu yüz örtüsünden (hımardan) muaf tutulmuşlardır. Adetten kesilen bir kadına peçenin tarz olmadığını iddia eden bazı araştırıcılar, hür kadınların peçe kullanmalarının tarz olduğunu öne sürmüşlerdir. Bu farzı yerine getirmemenin herhangi bir cezai müeyyidesi olmadığını bildikleri için, bunun Allah ile kul arasında olduğunu söylemek zorunda kalmışlardır. Hiçbir dinsel gerekçe ve kanıta dayanmadan hımarın anlamı başörtüsü ötesinde peçeye kadar genişletilmiştir.(66) İslam muamelatının İsrailiyat ve Mesihiyyat adı verilen Yahudi ve Hristiyan geleneklerden de belenerek çelişik rivayetler içerdiği önemli konulardan biri, belki de en önemlisi, hiç kuşkusuz örtünme emridir. Peçe, Yahudilikte kullanılan bir kavramdır. İslam’a bu din ve gelenekten sızdığırıı söyleyebiliriz.(67)

Başörtüsü, başı örtmek, çıplak baş ve saçların örtülmesi gibi kavram ve uygulamalar en açık-seçik olarak Talmud’da geçmektedir. Eğer bunları başörtüsü için dinsel delil olarak kabul etseydik, ya da Yahudiliğe mensup olsaydık başörtüsünün hiç tartışmasız ve kesin bir dinsel emir olduğunu söyleyebilirdik. Kaldı ki Talmud, Yahudi dini hukuku ile ilgili kitaplardır. Mişna ve Talmud’da, açıkça başı ve saçları örtmenin gerekliliği defalarca vurgulanır. Ama Kur’an’da böylesine açık bir kanıt olmadığı için, vurgu da tabiatıyla yoktur.

Birkaç örnek verelim:

Erkekler bazen başlarını kapatırlar bazen de kapatmazlardı; fakat kadınların başları daima kapalı idi (Talmud Bavli, Nedarim, 306).(68)

Mişna zamanında kadınların başlarını kapatmaları genel bir uygulamaydı” (Talmud Bavli, Nedarim, 306)

geleneksel Yahudi uygulamasına göre, kadına başı açık bir şekilde dışarı çıkması yasaklanmıştır.” (Talmud Bavli, Kethuboth, 726).(69)

Bedenin kapatılması ve başın örtülmesine gerekçe olarak gösterilen nedenler, yapay geleneksel İslam ile Yahudilikte neredeyse birbirinin aynıdır. Bu ayniyet, İslamın geçersiz ilan ettiği Yahudiliğin, İslam’a eklemlenen yapay gelenekte varlığını nasıl, sürdürdüğünü belgelemektedir.
Yahudilikte bedenin örtülmesine ilişkin gerekçeler şöyle sıralanmaktadır:

-Kadın vücudu tahrik edicidir.

-Kadınların kapalı giysiler giymeleri erkeklerin kışkırtılmalarını engeller.

Başörtüsü kullanmayı gerektiren nedenler de şöyle sıralanır:

-Başörtüsü kadının en cazip bölgesini kapatmak içindir.

-Başörtüsü asil ve zengin kadınların sembolüdür.

-Başörtüsü kadının erkeğin alt seviyesinde olduğunu gösterir.

-Başörtüsü kadının tabiatındaki kötülüğün simgesidir.

-Başörtüsü çıplaklığı kapatmaktadır.(70)

Bu maddeler, İslam’da örtünme ve özellikle başörtüsü için öne sürülen gerekçelerin hemen hemen aynıdır. Son maddeye dikkat edersek, çalışma boyunca vurguladığım gibi, başörtüsü, çıplaklığı kapatmanın sembolüdür. Başka bir deyişle, kadın ne kadar örtünürse örtünsün, başörtüsü kullanmadığı sürece çıplaktır. Yahudilik’teki başörtüsü ile yapay İslam geleneğinde yer alan başörtüsü söylemi, birbirine çok benzemektedir. O halde, her ikisinde de başörtüsü hem nedenleri, hem rolleri ve hem de sonuçları bakımından birbirinin aynıdır, diyebiliriz.
Başörtüsüne dinsel ve hukuksal ikna edici bir kanıt bulunamayınca, geçmiş din ve uygarlıklardaki uygulamalar referans gösterilerek onlardan istimdat beklenmiştir.

Kitab-ı Mukaddes, havan Pavlus ‘tan Korintoslulara yazdığı mektupta örtünmeyi emreder: Ben Mesih’e uyduğum gibi siz de bana uyun. Bilmenizi isterim ki her erkeğin başı Mesih, ve kadının başı erkek, ve Mesih’in başı Allah’tır. Erkek Allah’ın sureti ve izzeti olduğu için başını örtmemelidir. Fakat kadın erkeğin izzetidir. Bu nedenle ve melekler uğruna kadın, bir yetki işareti olarak başını örtmelidir. Kadının örtüsüz Allah’a dua etmesi yakışır mı?(71)
İslamın geçersiz kıldığını ilan ettiği Tevrat’tan da bu konuda kanıtlar getirilmiş klasik İslam literatüründeki —buna en sahih hadis kitapları da dahil— konuyla ilgili zaten karmakarışık ve çelişkili rivayetler böylece iyiden iyiye içinden çıkılmaz hal almıştır.

Örnek vermek gerekirse Aişe’nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Kadınlar başörtülerini yakalarının üstüne salsınlar (24 Nur 31) ayeti indiği zaman, izarlarını (uzun eteklerini) aldılar da etekleri yönünde yardılar ve bunlarla başlarını örttüler’ (72)

Bu rivayet, baştan başa çelişkilidir. Bir kere, ilgili ayette, “örtülerini (başörtüsü söylemine göre başörtülerini) yakalarının üstüne salsınlar” ifadesi bulunmaktadır. Arap kadınlarından bir kısmının zaten başlarına aksesuar ve süs olsun diye örtü taktıklarını biliyoruz. Olmayan başörtüsü, bu rivayete göre, nasıl salınacaktır? Kaldı ki Arap kadınlarının hepsinde de başa atılan bir örtü de yoktu. Bu rivayet doğru ise, ayetteki başörtüsü, bizim anladığımız anlamda olmamalıdır. Çünkü eteklerini yırtıp başörtüsü yapan kadınlardan bahsedilmezdi. Kaldı ki, kadının başını örtmek için, ağır avretini ör- ten eteğini yırtıp başörtüsü yapması, hangi dine, ahlaka ve medeniyete sığabilir? Tamamen tutarsız ve çelişkili olan bu ve benzeri rivayetlerin Buhari veya Muslim’de geçmesi, akla, ahlaka ve iz’ana saygıyı elden bırakmamızı ve insanlığımızdan ödün vermemizi gerektirmemektedir.

Tesettür, açık-saçık olmamak, hicap ise, kadının kendisine nikahı helal olanlar karşısında açmaması gereken kaba avret yerlerini açmamasıdır. Kur’an’da kadınlar için, ziynetlerini açmasınlar, ırzlarını korusunlar emri, örtünmeyi anlatır, başörtüsünü anlatmaz.

Peygamber zevceleri için örtünme verasının özel bir anlamı vardır. Peygamber ve zevceleri konuklarına çok ikramda bulunurlar ve yoksullara yemek vermekten zevk alırlardı. Bu yüzden birçok kimse, yemek için Peygamberin evine gelir, bazen yemeğin pişmesini bekler, bazen yemek piştikten sonra konuşmaya dalardı. Peygamberin zevceleri ise zorunlu olarak bunlar arasında dolaşır ve yemekte beraber bulunurlardı. Hicap(örtünme) ayeti bu durumu bir koşula bağlamak için indirilmiştir.

Aslında, başta Peygamberin evi olmak üzere, insanların birbirlerinin evlerine temel insani görgü kurallarına riayet ederek girmelerini emreden Kur’an, örtünmeye dikkati, genellikle görgü kuralları bağlamında çekmiştir. Araplar, Peygamber’in evine dahi paldır-küldür, destursuz girerler, onu ve ailesini zor durumda bırakırlardı.

Siz ey imana ermiş olanlar! İzin verilmedikçe Peygamber’in evlerine girmeyin; ve yemek için (davet edildiğiniz zaman erkenden) gidip hazırlanmasını beklemeye kalkışmayın: çağrıldığınızda (en uygun zamanda) girin; yemeği yiyince hemen ayrılın, lafa dalmayın: bu durum Peygamber’i üzebilir, ama sizden (gitmenizi istemeye de) çekinebilir: fakat Allah doğruyu size öğretmekten çekinmez. “(73)

Tesettür ayetinin iniş sebebi de, dışarı çıkan kadınları cariye sanarak taciz eden ayak takımının davranışları idi. Bu gibi kadınlar tanınsınlar diye örtünmeleri bildirildi. Ayetteki tanınsınlar ve incitilmesinler illeti de bunu gösterir.(74) Bugün ise böyle bir illet ya da neden zaten mevcut değildir. Çıplaklık nedir, örtülü olmak nasıl tanımlanır gibi hususlar, Türk kültür ve örfüne göre belirlenerek saptanır.

Örtünme ve başörtüsü, gerçekten kesin bir farz mı? Uymamanın herhangi bir cezai müeyyidesi var mıdır?

Örtünme ve başörtüsünün hükmü

Çalışmanın başından beri, zaman zaman başörtüsünün bugün artık gerçek bir dinsel temele dayanmadan farz olarak hükme bağlandığını ve uyulmaması durumunda, bu cürümün ‘büyük günahlardan” kabul edildiğini belirtiyoruz. Konunun, insanın asli örtünmesi öne sürülerek saptırılması nedeniyle yeniden ele alınmasında yarar vardır.

Önce, en muteber klasik kaynaklardan birine bakarak büyük günahın ne olduğunu inceleyelim:
Büyük günahın sözlük anlamı: Allah’ın ateş azabıyla korkuttuğu şeydir. Dinen yasaklanan çirkin bir fiildir. Adam öldürmek, fuhuş yapmak, savaştan kaçmak gibi çirkin fiiller büyük günahlara dahil birkaç örnektir.

Terim anlamı (ıstılahta büyük günah): Hacer el-Askalani’ye göre, haddi gerektiren suçtur. Yani hukuki bir müeyyidesi olan ve bu müeyyidenin uygulandığı cezadır. Kitap (Kur’an) ve Sünnet’teki nassla (kesin bir dinsel hükümle) sahibini tehdit altına sokan günahtır. Maverdi ve Bağavi de aynı tanımiarı yapmışlardır.(75)

İlahiyat fakültelerinde en yaygın olarak okutulan Kelam kitaplarından birinde büyük günahlar 12 maddede toplanmaktadır. Hadislerde on iki olarak zikredilen büyük günahlar (kebair) şunlardır: Allah’a ortak koşmak, Haksız yere adam öldürmek, İftetli, temiz bir kadına zina etti diye iftirada bulunmak, Zina yapmak, Düşman hücumu sırasında savaştan kaçmak, Sihir ve büyü yapmak, Yetim malı yemek, Müslüman ana-babaya asi olmak, Aileye karşı istikameti terk etmek, Faiz yemek, Hırsızlık yapmak, İçki içmek. (76)
Bu 12 madde içinde, bırakın başörtüsünü, tesettürün terki dahi büyük günahlar arasında geçmemektedir.

Büyük günahlar ez-Zehebi’nin eserinde 76 olarak maddelenmektedir. Ancak bazı rivayetlerde bu sayı 4, 9 veya 7 olarak belirlenir. Büyük günahların sayıları her ne kadar farklı verilmiş olsa da, sayılan suçlar hep aynıdır ve içinde başörtüsü takmamak diye bir madde geçmemektedir.(77)

Buhari ve Muslim’de kaydedilen hadislerde büyük günahların sayıları değişmektedir. Hz. Peygamber bir hadiste şöyle diyor: “Size en büyük üç günahı söyleyeyim: Şirk, anne-babaya kötülük ve arkasına yaslanıp olur olmaz iftirada bulunmak. “(78)

Ez-Zehebi, eserinde İslam’da büyük günah kategorisine giren 76 günahı tek tek sıralamakta; her birine kanıt oluşturan Kitap ve Sünnet’teki nassları kaydetmektedir. Şirkten, haksız yere cana kıyıp adam öldürmeye, eşcinsel ilişkiden, ölçüde, tartıda hile yapmaya kadar hemen her konudaki günahı içine alan bu sınıflamada başı açıklık, başörtüsüzlük ya da iddia edildiği gibi “İslami tesettüre aykırı giyinmek” gibi bir günah kategorisi ya da konsepti yer almaz.(79)

Klasik doktrinde sıkıntı ve fitne endişesi, örtünme konusunda iki anahtar kavram olup zaruret, örf ve adet de bunlara eklenerek birçok duruma ilişkin hükümler bu eksende verilmektedir.(80)
Bu örtünmeyi telaffuz edip başörtüsünü kastetmek, başörtüsüzlüğü, ‘iffeti korumamak’, ‘müstehcenlik’, ‘açık-saçıklık’ ve ‘çıplaklık’ gibi öne sürmek, hem Kur’an’a ve hem de İslam mantığına zarardır. Kadınlara, vaki olmayan bir şeyi farz olarak yüklemek ve onları psikolojik baskı altında tutmak da bunun diğer bir zararıdır.

Ey Ademoğuları! Size ayıp yer/erinizi örtecek elbise, süslenecek giysi yarattık. Takva elbisesi ise daha hayırlıdır… Ey Ademoğulları şeytan ana-babanızı (Adem ile Havva) ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi, sizi de aldatmasın”(81)
Önemine binaen tekrarladığımız bu ayet, doğal ve asıl ahlaki ve insani örtünmeye açıkça işaret etmektedir. Ayıp yerler (sev’etan), daha önce de belirttiğimiz gibi, erkek ve kadının ön ve arka kısımlarıdır ve bunları örtmek farzdır. Bu noktada da hiçbir kuşku yoktur. Sadece İslam fıkhı için geçen ‘setr-i avret’ deyimi, esasen, vücudun bu kısımlarının örtülmesi gerekiliğini vurgulamaktadır. İslam fıkhında, sadece ve özellikle namazda ‘setr-i avret’ten bu anlamda bahsedilir. Ayrıca Nur Suresi’nde kadınların örtünmesine bir ilave vardır. O da göğüs kısımlarını örtmeleridir. Bu anlamdaki örtünme hakkında apaçık bir dinsel hüküm ortaya koyan bu ve benzeri ayetler-ki başörtüsüne en çok delil olarak getirilen tek ayet 24 Nur 31’dir-örtünmeyi anıp gizlice ve imalı olarak başörtüsünün farzlığını kesinlikle anlatmamaktadır. ‘Sev’etan’ denilen ön ve arka kısmın örtülmesi meselesinin fıkıh kitaplarında yer alması, onun usulden (temel dinsel konu) değil, fürudan (ayrıntı) olduğunu göstermektedir. Usul kavramıyla, yaygın olarak temel inanç esasları ve bunlara ilişkin konular; füru kavramıyla da, birey davranışlarını ilgilendiren hususlar kastedilir. Bu anlamda örtünme namaz veya oruç gibi bir farzdır demek isabetli değildir.

Başörtüsü, Kur’an ve Sünnete ait apaçık nasslara dayanmamaktadır ve bu nedenle de farz olduğunu söylemek. Kelami ve hem de fıkhi açıdan doğru değildir. Eğer böyle olsaydı. her büyük günahın illeti ve açık-seçik belirtilmiş dinsel nassı olduğu gibi, başörtüsünün de dayandığı böyle bir temel olurdu. Başörtüsüne uymamak, iddia edildiği gibi, kesin bir tarzı ihlal etmek olsaydı, en eski islam kaynaklarında sayısı 76’ya kadar çıkan “büyük günahlar” arasında mutlaka geçerdi.

O halde, başörtüsü, İslamın kendi öz yapısına ait bir hüküm ve tarziyet değil, zaman ve koşulları gözeten din adamlarının ‘fitne ve kadının varlık olarak avret’ sayılması gibi öznel değerlendirmelerinin tezahürü bir söylemdir.

Başı örtmemek ya da çıplaklık

İslam’daki asıl örtünmeyi de temsil eden bir anahtar kavram olarak kullanıldığı için, özellikle günümüzde tesettür ve örtünme ile ilgili kaleme alınan yazılarda, umum telaftuz edilip husus kastedilmektedir. Umum, örtünmedir; husus ise başörtüsüdür. İktidar, siyaset ve farklı bir kamusallık yaratma çabasının bir yansımasına dönüşen başörtüsü. örtünme ve tesettür kavramları içine gizlenerek onlar gibi tarz olarak takdim edilmektedir. Asıl yanıltıcı noktalardan birisi budur.

Tesettüre ve örtünmeye riayet etmemek, özellikle günümüz araştırmalarında, başörtüsü örtmemekle neredeyse özdeşleşmiştir. 0 halde, ilk iki kavramla yapılan açıklamalar ve hükümler, doğrudan doğruya aklımıza başörtüsünü getirmektedir.(82)

Üniversitelerde okuyan başörtülü kız öğrencilere seslenen bir kitapta, örtünme ve tesettürden başörtüsü kastedildiğine açıkça tanık oluyoruz:

Herşeyi kaybetmeyi göze alıp örtünmenizi istiyoruz. Özellikle başınızı geniş bir örtüyle mükemmelce örtün, başörtünüzü omuzlarınız üzerine indirin. “(83)

Örtüsüzlük yani başını örtmemek, aynı araştırıcıya göre, erkeklerin kadınlarla ilgili olarak girdikleri her türlü günahın ve kötülüğün kaynağıdır. Bizim, tesettür ve örtünmeden başörtüsü kastedildiğine dair saptamamıza esasen en açık kanıtlardan biri bu yazara aittir. Böyle düşünenler, başörtüsünün temel bir dini emir olmadığını herkesten daha iyi bildikleri halde, bunu her insanın asgari koşullarda örtünmesi kılıfında sunmakta ve örtüsüzlüğü, daha açıkçası başörtü örtmemeyi küfür saymaktadırlar. Aynı yazar şöyle diyor:

Örtüsüzlük, açık-sa çıktık hiçbir dine dayanmaz. Tam aksine, vahye kapalı. hatta vahiyle savaşan. vahyi kendisine en büyük düşman ilan eden. Allah ile ilişkisi olmayan seküler. dinsiz bir kimliği temsil eder, böyle bir kimliğin ibrazıdır bu kıyafet Bir bayanın örtünmeyi terk ettiği durumda, öncelikle Allah’ın bir emrini tartışmasız ve kesin bir farzını terk etmiştir ve O’nun haram kıldığı bir haramı işlemiştir.

Bir bayan örtünememekle Müslüman kimliğini red etmiş,başka bir kimlikle tanınmayı tercih etmiştir.

Güzelce örtünmüş, tepeden tırnağa örtünmüş bir bayan, ben de Müslümanım deme gereği duymaz. Ama açık-saçıklar bunu söyler. “(84)

Akademik ve bilimsel değeri çok tartışma götürür nitelikte olsa da, bu yazara ait eser, başörtüsü söyleminin geri planında hangi niyet, kasıt ve yargıların bulunduğunu açık-seçik ortaya koyması bakımından çok kıymetlidir. Dil ucuyla verilmeye çalışılan yargılar burada çok net bir şekilde dile getirilmektedir. Buna göre, başörtüsü her ne kadar seyrek telaftuz ediyorsa da kesin bir farzdır. Yapmamak haramdır, hatta Müslüman kimliğini reddetmektir. Başörtüsüne uymayan kadın, kafirdir. Çıkan neticeden çok, açıkça dile getirilen yargılar bunlardır.
Dindarlığın siyasallaşmasından siyasalın dinselleşmesine

Başörtüsü ve örtünme, olgusal bir durumdur. İffet ve namus, değere ve erdeme ilişkindir. Ancak ne var ki, ilki ile ikincisi, her zaman birbirini gerektirmez. Başörtüsünü bu anlamda değer ve erdemin kendisi olarak kabul etmek, olgunun değere; hukukun ahlaka kaynaklık ettiğini kabulle aynı kapıya çıkmaktadır. En basiti, başı açık olan, nasıl ki, bu olgusallıktan olayı her zaman erdemsiz değilse, başı kapalı olan da, yine bu durumda her zaman erdemli olmayabilir. Sorun, kimin erdemli olup olmadığı değil, erdemin ve değerin, şu ya da bu yüzyılda, şu ya da bu yerde nasıl olgusallaştığı ve tecelli ettiği sorunudur.

Ahlakilik ve dindarlık, teoride birbirleriyle örtüşmesi gereken düşünce ve eylemin birlikteliğini dayatır. Bunlar, olgusallığa, oradan sembol ve simgeselliğe hapsedildiğinde, dindarlığın ya da ahlaksallığın siyasallaşması kaçınılmaz olur. Üstelik olgusallık arttıkça, ahlaki derinlik yüzeyselleşir; anlam derinliğini yitirir.

Dindarlığın siyasallaşması,ahlaka, hukukun; değere de olgunun yön vermesi sonucu meydana gelmiştir. Artık dindarlık, cezayı ya da mükafatı ölçebilen hukukla,toplumun takdiri, ya da tekdirinin sınanmasıyla da siyasetle ölçülüp biçilmeye maruz bırakılmıştır. Bunun tabii ki en açık örneği, başörtüsü söylemidir.


Başörtüsü söylemi, dindarlığın nasıl siyasal alanın, olgudan-yapılma bir siyasal değere dönüştüğünü şu yargılarla somut!ar:

Başörtüsü yasağı, en temel insan hakkının gaspıdır.”

Başörtüsü yasağı, dine saldırının en açık göstergesidir.”

Baş örtüsü mücadelesi, gelecek nesillere ibret olacaktır.”

Başörtüsü yasağı, yasakçıların tahrif etmeye çalıştıkları din kültürel ve ahlaki duruşu tahriftir.”
“Başörtüsü yasağı, dönüştürme projesinin bir parçasıdır.”

Başörtüsü yasağı, İslam inancını yok etme ve Müslüman kadını dönüştürme ve mutsuzluğa itmektir.”

Çünkü başörtüsü, insanlık için vazgeçilmez olan değerlerin bir ifadesi toplumu ayakta ve bir arada tutan inancın bir tezahürüdür. “(85)

İşte tam da. bu noktada, siyasalın dinselliği kendini göstermektedir. Başörtüsünü, ‘cinsel cazibe ve kadın fitnesini önleme, örtme’ illetine bağlayan başörtüsü söylemi, artık, illetini, ‘iktidarı elde etme ve kendine özgü kamusallık alanı yaratma mücadelesi’ olarak değiştirmiştir ve bu söylemin, İslam ve ahlaktan çok, siyasetle göbek bağı oluşmuştur.

Özgürlük istenci, başörtüsüyle simgelenen ve gittikçe her kesime karşı içine kapanarak, kendi dinsel kamusallığını yaratmayı hedefleyen bir amaç taşır.

Klasik literatürde daha az kadın olarak tanımlanan cariyelerle, daha az insan olarak tanımlanan kadınlardan olmadıklarını kanıtlamanın tek yolu olarak başörtüsü söylemine sığınan kadınlar, yine bu söylemin 700 yıldır çizdiği kadın profiline karşı çıkmaktadırlar.Neredeyse tümüyle ‘avret ve cinsel istismarın tek sorumlusu’ olarak işaret edilmek, onları hem yapay klasik geleneğe, hem de modernizmin dışarıdan zorladığı değişim koşullarına karşı isyankar hale getirmiştir. Tek gözüne kadar örtünmek, tek başına evdeyken bile başını, saçını örtmeky ükümlülüğünden tutun, tahsillerini ancak lise son sınıfa kadar yapma ruhsatı verilmesine(86) kadar, kadına, hem sosyal alanda, hem de bireysel yaşamında, ‘kendileri için en iyi yerin, yerin altı olduğu(87) telkin edile edile, İslam’ı, yüzyıllardır aleyhlerine işleten zihniyete, siyasal dinsellikle yanıt vermişlerdir. Bir taraftan, ‘kadın-erkek ilim her Müslüman’a farzdır(88), denmiş, diğer yandan, kadının İslam’a göre hangi ilimleri tahsile mezun olduğu listelenmiş(89), başka bir yandan da, kadının dışarı çıkması için ya zorunluluk ya da koca izni şart koşulmuştur.(90)

Başörtüsü söylemi, özellikle 1980’lerden sonra, ‘dinsel gerekçeden kalkılarak ‘namus ve iffetin muhafazası’ amacına hizmetten vazgeçmiş; kendisine, siyasal iktidar alanı açabilecek kamusal dinselliği kimlik olarak tercih etmiş görünmektedir. Bu bizim saptamamız değil, başörtüsü söyleminin pratikteki taşıyıcılarının kendi itiraf ve ifadeleridir. Bu siyasallık, her zaman olduğu gibi, ilhamını ‘kökü dışarıda dindarlık’ modelinden almıştır:

80’li yıllar, başörtülü öğrencilerin okuma haklarını dillendirmek üzere medya ve meydanlarda göründükleri yıllardır. Dindar kadınlar dergi ve gazetelerde kılık-kıyafetlerini ve güzellik anlayışlarını, moda ve kozmetik sanayilerinin kararlarına göre belirleyen hemcinslerin dinlerine hizmet etme yerine çeyiz ve benzeri meşgalelere zaman ayıran ev kadınlarının bakış açısını, kadınlardan cinsel çekiciliklerini kullanmalarını bekleyen iş ortamlarını, tüketime dayalı hayat tarzını, tüketici çekirdek aile modelini, kadını ikinci sınıf sayan ya da kadının erkek için yaratıldığını savunan dinsel iddialı yorumları eleştirdiler. İran devrimi bu yazılara siyasal ve entelektüel bir açılım kazandırdı. Özellikle Ali Şeriati’nin ‘Fatıma, Fatıma’dır’ isimli esrinden yapılan tercümelerde, Müslüman kadının özde gelenekler tarafından tanımlanan ve biçimlenen kadın olmadığı, tarihteki görünüşünden Kur’an ayetlerine ve hadislerdeki görünüşüne göre hem yanıltıcı hem de yetersiz kaldığı şeklindeki değerlendirmeler Müslüman kadına ilişkin tartışmalar içine yerleşti. “(91)

Başörtüsü söyleminin bugün neyi simgelediğini, nereden nereye geldiğini ve nereye varmak istediğini anlatan belki de en açık-seçik ifadelerle karşı karşıyayız. Bu yazıda başörtülü kadın, başka bir kadın; tasarladığı din de başka bir dinmiş gibi bir profille tasvir ediliyor. Başörtüsü buna göre ne aileyi, ne Türk kadının örtünme tarzını ne de sade bir dindarlığı simgelemek için değildir. İran devriminin ilham ve tarif ettiği ‘kara çarşaflı bir kadın’ bu yazıda malı olarak model gösterilmektedir.

Başörtüsü ile ilgili yazıların, siyasal ve entelektüel açılımını, kan devriminden ve Ali Şeriati’den yapılan tercümelerle gerçekleştirdiğini iddia eden Aktaş, bizim bu yargımıza somut bir kanıt sunmaktadır.

Ey Adem oğullan! Size yücelerden, hem çıplaklığınızı örtesiniz diye, hem de bir görkem-güzellik nesnesi olarak giyim kuşam (yapma bilgisini) bahşettik: ama Allah’a karşı sorumluluk bilinci örtüsü (takva örtüsü) her şeyin üstündedir. “(92)

Bu ayet, sırf kadınları hedef alan ‘iffet ve namus’ yükümlülüğünü, hiç ayırt etmeden erkeklere de yüklemektedir. İkinci ve daha önemli nokta ise, “takva” adı verilen “örtü”, ‘en yüce ahlaki erdemlerle donanma ve her an Tanrı’nın huzurunda gibi hareket etme elbisesi’dir. Bu elbise, gayet açıklıkla vurgulandığı gibi, insanın ontolojik ve teolojik yüceliğini, manen ve ruhen temsil sorumluluğudur. Ne var ki, bazı araştırıcılar, ‘takva elbisesi’ deyimini de, yün ve kalın elbise” gibi maddi bir örtü olarak yorumlamışlardır.(93) Bu yorum ayetin ruhuna tamamen terstir. Başörtüsü söyleminin hangi boyutlarda putlaştırıldığına dair ilginç bir örnektir.

Asıl Takva elbisesinin önemli olması çıplak gezmek anlamında değildir. İslam’ın itirazı baş örtüsünün Ya da örtünmemin,iffet ve namusu hemde yalnızca kadının “iffet ve namusu”, hem de yalnızca kadının iffet ve namusunu koruyan ve belirleyen biricik ölçü diye hükme varılmasıdır. Yukarıdaki ayet, bu itirazın en açık ifadelerinden biridir. Hz. Peygamber’in “giyinik çıplakları ya da çıplak giyinikleri”(94), “birbirlerinin elbiselerini giyen kadın ve erkekleri”(95) eleştirmesi, bu itirazın sünnetle teyididir.

İslam, erkek ya da kadın, insanın ruhi ve manevi yönden yücelmesini hedefler. Bu bakımdan İslamiyet, baştan başa bir ahlak medeniyetidir. İşin şekle dönük kısmı, oldukça sınırlıdır. Sınırlı bir alan- la, sınırsız bir alan olan ahlaki belirlemek, İslamın ruhu ve mantığıyla bağdaşmaz. Hatta şekil, içerikten daha fazla vurgulandıkça, içeriği tamamlaması düşünülen semboller ve simgeler anlamsızlaşır. İftet ve namusu koruyan, Peygamber’in yüce ahlakıdır ve bu ahlak üzere yaşamaya çalışmaktır. Çünkü onun ahlakı, Kur’andır. Eğer kadının iftet ve haysiyeti, ırz ve namusu, başörtüsü söylemiyle simgelenirse; onunla var kılınırsa, bu simgenin yokluğu, simgelediği değerlerin yokluğunu da beraberinde getirecektir. Ahlakilik ve dindarlı k, ölçülebilir simgelere indirgendiğinde ise, başörtülü-başörtüsüz ayırımı derinleşerek insanın ve özellikle kadının onurunu zedeleyici kategorilere kapı aralayacaktır. Ayrıca siyasallaşan ve seçkinci bir kamusal dinsellik alanını gittikçe ‘ötekiler’ aleyhine genişleten başörtüsü söylemi, İslamın ahlaki ve medeni özünü gölgelediği gibi, bugün, tüm ABD, AB yanlısı ve küresel ılımlı İslam söyleminin yerli işbirlikçileri için, emperyalist ve mandacı tuzağın halk yığınları nazarında meşruiyetini sağlayan “İslami” makyajla servis edilmesini de kolaylaştırmaktadır.

DİPNOTLAR
1) Ernst Cassirer, İnsan Üstüne Bir Deneme, Çev.
Necla Arat, YKY, ıst. 1997, s.21
2) age, İnsan Üstüne Bir Deneme, s.22
3) Bu konuda geniş bilgi için bkz. Şahin Filiz, İlk İslam Hümanistleri Ihvan-, Safa’n,n İnsan Felsefes(
11 Eylül Y, Konya 1998.
4) Bkz. Şahin Filiz, Farab( İnsan Yayınlan, Ist.
2005.
5) Kur’an-, Kerim, 4 Nisa 1.
6) Kur’an-, Kerim, 2 Bakara 187.
7) Ebu Davud, Taharet, 95; Tirmizi, Taharet, 82; Darim Vudu, 75; Ahmed b. Hanbel, Müsned, Vl/256.
8) Kur’an-ı Kerim, 33 Ahzab 35.
9) Abdurrahman Kasapoğlu, Kadın Modernizm Örtünme, s.98.
10) Necdet Kutsal, Kadının Değeri Olçüsü Ortüsü,
(Sadık Albayrak’ın) Takdim Yazısı, s.9.
11) Margareth Smith, Bir Kadın Sufi: Rabia, çvr. Özlem Eraydın, İnsan Y, İst. 1991, s.175.

12) Geniş bilgi için bkz. Margareth Smith, Bir Kadın Sufi: Rabia, s.175.
13) Ramuzu’l-Ehadis, V/455, Hadis no:4.
14) Ramuzu’l-Ehadis, 1/275, Hadis no: 7.
15) Buhari, el-Camiu’s-Sahih, Nikah 79-80, (st.
1315.
16) Bkz. The Holy Bible, Thomas Nelson Publishers, Nashville, Tennessee 1989, Genesis 2/18-25, s.2.
17) İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Muhtasarı, X1234.
18) Bkz. Tirmizi, Rada 18 (1173).
19) Kelabaz( et-Taarruf, s.20 (aktaran: Margareth Smith, Bir Kadın Sufi: Rabla, s.173).
20) Kutu’l-Kulüb, s.11/238 (aktaran: Margareth Smith, Bir Kadın Sufi: Rabia, s.172).
21) Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig, Hazırlayan: Reşit Rahmet! Arat, TTKY Ank. 1994 (aktaran: Şahin Filiz, Kutadgu Bilig Etiğinde İnsan Eleştirel Bir Yaklaşım, SU. Fen-Edebiyat Fakültesi Dergisi, Yıl:2, Sayı:14, Konya 2002, s.251-270).
22) Bekir Topa/oğlu, Islam’da Kadın, Nesil Y, İst.
1995, s.187.
23) Ibrahim Canan, Kütüb-i Sitte Muhtasarı, Akçağ Y, Ank. 1990, X/97
24) Bkz. Muslim, Fedail 76, (2326), Ebu Davud, Edeb 13 (4818, 4819).
25) Parantez içi ek, zaten uydurma olan orıjinal metne sonradan yerleştirilmiştir.
26) İmam Malik, Muvatta, çvr. M. Büyükçınar ve Diğerleri, Beyan Y., Ist. 1994, Giyim-Kuşam Kitabı, lV/268, Bab: 4, Hadis no: 6.
27) Bkz. Vehbe ez-Zuhayl el-Fıkhu’l-İslami ve Edilletuhu, Dımeşk 1989, 1/595; Muhammed Ali es-Sabuni, Ravaiu’l-Beyan bitefsiri Ayati’l-Ahkam mine’lKur’an, Ty., 11/166-167.
28) Vehbe ez-Zuhayli, el-Fıkhu’l-İslami ve Edilletuhu, 1/764 (Bu hadis, Buhar! dışında diğer hadis kitaplarında da geçmektedir).
29) Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’s-Salat, lll///, Bab:
109, Hadis no: 109, 703.
30) Abdullah b. Ömer, Hz. Peygamberin, kadınların geceleyin mescide gitmelerine engel olmayınız, onlara izin veriniz şeklindeki rivayetine Oğlu Mücahid karşı çıkınca, “Ben, Hz. Peygamber onalar izin veriniz buyurdu diyorum, sen onlara izin vermeyiz deyip duruyorsun” diyerek onu azarlamıştır. Bu rivayet için bkz. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’s-Salat, 11/40 1, Bab:52, Hadis no: 568; 567.
31) Bkz. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’s-Salat, 111/86, Bab: 111, Hadis no: 711;Aişe’nin kara köpek nitelemesine isyanı hakkındaki rivayet için bkz. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’s-Salat, 111/88, Bab: 111, Hadis no: 712.
32) Kadının dışan çıkmasına izin veren rivayet için bkz. Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Mütercim: Mehmet Sofuoğlu, Ötüken Y, Ist. 1987, Kitabu’t-Tefsir, X/ 4678, Bab:245, Hadisno:316.
33) Kadınların gece-gündüz mescitlere gelmelerine salık veren, cemaate katılmalarını teşvik eden öteki rivayetler için bkz. Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ebvabu Sıfati’s-Salat, 11/844, Bab: 81, Hadis no: 118; Kitabu’s-Salat, 1/468, Bab: 13, Hadis no: 24, Kitabu’l-lydeyn, 11/937, Bab: 20, Hadis no: 28; Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’s-Salat, lW272, Bab:239-241, Hadis no: 1143; A.g.e., 1W270, Bab: 239-241, Hadis no: 1141.
34) Hz. Peygamber’in açık iznini doğrudan yok sayamayan bazı raviler, mescit ve camilere süslenerek, koku sürünerek giden kadınlara öfke duymuşlar, bu öfkelerini de Peygamberin eşiAişe’ye söyletmişlerdir. Bkz. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’s-Salat, 11/402, Bab: 53, Hadis no: 569.
35) Atatürk’ün kadının örtünmesi ve örtünme şekli hakkındaki görüşlerini içeren tam metin için bkz. Sadi Borak, Atatürk’ün Resmi Yayınlara Girmemiş Söy1ev

Demeç, Yazışma ve Söyleyişleri, Halke vleri Atatürk Enstitüsü Araştırma Yayınlan, Ankara 1980, s.162 vd.
36) Abdurrahman Kasapoğlu, Kadın Modernizm Örtünme, Esra Y; Konya 1994, s.9-12, 30.
37) Kur’an, 7A’raf 20-22.
38) 1. Hakkı Ünal, Hadislere Göre Kadının Örtünmesi, ss.54-55 (İslamiyat lV 2001, sayı :2 içinde).
39) Kur’an, 33 Ahzab 59.
40) Bkz. Konyalı Mehmet Vehbi Efendi, Hülasatu’lBeyan fi Tefsiri’l-Kur’an, Xl/4467.
41) Bkz. A.g.e., Xl/4467; IX/3718 (Vehbi Efendi Nur Sresi 31. ayeti tefsir ederken de çarşafın tesettür tarzı olduğu sonucunu çıkarmaktadır.)
42) Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Gayb, ty., Xl11/2006 (Aktaran: Mustafa Öztürk, Klasik Tefsirlerdeki ‘Tesettür’ Formu Üzerine, Islamiyat lV 2001, sayı:2, s.82).
43) Vehbe ez-Zuhayli, el-Fıkhu’l-İslami ve Edilletuhu, Beyrut 1989, 1/584-593.
44) Muhammed b. Muhammed b. Süleyman er-Rudani, Cem’u’l-Fevaid, çvr. N. Erdoğan, İst. ty., s.118. 45) 1. Hakkı Ünal, Hadislere Göre Kadının Örtünmesi, s.61.
46) Muhammed b. Dewas Kal’ac( Mevsuatu Fıkhı Abdillah b. ‘Umer, Beyrut 1986, s.598.
47) Bkz. İbn Ebi Şeybe, ll/331;Abdurrezzak, 111/135-
136; Said b. Mansur, Sünen, Beyrut 1995, 11/7.
48) Bkz. Rudai, 1/199; İbn Ebi Şeybe, 1/9 1.
49) Bkz. 1. Hakkı Ünal, Hadislere Göre Kadının Örtünmesi, s.61 vd.
50) Ebu Davud, es-Sünen, Libas 32, Hadis no: 4106 (11/460); F Er-Razi, Mefatihu’l-Gayb, XXlll/20006- 07; Kurtubi, el-Cami, Xll/155; lbn Kesir, Tefsir, 111/286; Süyuti, ed-Durru’l-Mensur, V/43; Kasırni, Mehasinu’t-Te’vil, Xll/4592. (Aktaran: Mustafa Öztürk, Klasik Tefsirlerdeki ‘Tesettür’ Formu Üzerine, s.82).
51) Kütüb-i Sitte ve Şerhi, Çağn Y, 1sf. 1992, Kitabu’l-Libas, X-lV/358-359, Bab: 32.
52) Maverdi, Nuket, lV/94. (Aktaran: Mustafa Öztürk, agm., s.82).
53) (bn Hacer, Fethu’l-Bari, Daru’l-Fikr, ty., Vll/490.
54) Bkz. Ebu Davud, Libas, 29; İbn Hacer, Fethu’lBari, Vlll/490 vd.; Seharanguri, Bezlu’l-Mechud, XVI/489.
55) M. Zeki Duman, Kur’an’da Ön’ünmenin Temel Sını,’lan, ss.40-41, (islamiyat IV, 2001, sayı:2 içinde).
56) Mustafa Öztürk, Klasik Tefsirlerdeki ‘Tesettür’ Formu Uzerine, ss 69-88, (Islamiyat IV, 2001, sayı :2 içinde).
57) Kur’an, 24 Nur 30-3 1.
58) Kur’an, 33 Ahzab 59.
59) Bkz. Bekir Topa/oğlu, islam’da Kadın, s.194-
195.
60) Bkz. M. Zeki Duman, Kur’an’da Örtünmenin Temel Sınır/an, ss.40-4 1.
61) Nisaburi (Tabrie tarihinin Kenarında) XVIII/78. (Aktaran: M. Zeki Duman, A.g.m., ss.44-45).
62) Kur’an, 2 Bakara 26: “Bakın, Allah, bir sivrisfneği (hatta) Ondan daha küçük bir şeyi örnek getirmek- ten kaçınmaz.”
63) Ebu’l-Fida Ismail b. Kesir el-Kuraşi, Tefsiru Kur’ani’l-Azim, Mektebetu Dari’s-Selam, Rıyad, ty., 111/378-380.
64) Muhammed Esed, Kur’an Mesajı Meal-Tefşir, Tükçesi: Cahit Koytak-Ahmet Ertürk, lşaret Y., Ist. 2000, s.713.
65) Muhammed Esed, Kur’an Mesajı Meal-Tefsir,
s.713.

66) Bkz. Ismail Lütfi Çakan, Sünnette G44m-Kuşam ve Ortünme, Islam ‘da Kılık-Kıyafet ve Ortünme, İsav, Ensar Neşriyat, Ist. 2004, 5.71-72, 74, 75, 76. 67) Bkz. Neşideler Neşidesi, 1:7; 4:1, 4:3; 6:7; Tek-

yin, 38:24; 38:15 (Aktaran: Hakkı Şah Yasdıman,
Yahudilik’te Tesettür, İlkem Ofset, Izmir 2002, s.144,
157, 179).
68) Ülkemizde günlük yaşamda erkekler bir zaman
lar başı açık gezmeyi adaba aykırı bulur/ardı. Günü
müzde bu bakış açısı değişmiş, yalnız namazda ba
şı örtmek gerekli görülmüştür. Klasik geleneğe göre,
erkekler de namazda başlarına bir takke geçirmelidirler. Zamanla bu uygulama zayıflamış olsa da, zihinlerde varlığını sürdürmektedir. Yahudiler erkekler
ise, başlanna Kippa giyerler.
69) Bkz. Yasdıman, Yahudiik’te Tesetz’ür, s.186-187.
70) Hakkı Şah Yasdıman, Yahudiilk’te Tesettür,
ss.202-208.
71) Kitab-ı Mukaddes, 1, Korintoslulara Mektup, Kitab-ı Mukaddes Şirketi, İst. 1988, Bab 11, 1-16,
72) Sahih-i Buhari ve Tercemes4 Kitabu’t-Tefsir,
X14619, Bab: 226, Hadis no: 279.
73) Kur’an, 33 Ahzab 53.
74) Bkz. Ebu’l-Fald İsmail b. Kesir el-Kureşi ed-Dımeşki, Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azim, Kahire, ty., VI/471;
Yusuf Ziya Yörükan, Hz. Muhammed’in Doğumundan Ölümüne Kadar Islam Tarihi, Hazırlayan: Türkan Turgut, K.B. Y., Ank. 2001, s.213-214.
75) Ez- Zeheb (663/748), Kitabü’l-Kebair ve Tebyinü’l-Meharim, ed. Muhyiddin Metuw, Mektebetu
Dari’t-Türas, Medine 1988, 5.8-21.
76) Şerafettin Gölcük-Süleyman Toprak, Kelam, Tekin Dağıtım, Konya 2001, ss.135-136.
77) Buhari 2766; Muslim 89. (Aktaran: ez. Zehebi,
age., s.37).
78) Buhari 2654; Muslim 87. (Aktaran: ez. Zehebi,
age., s.37).
79) Bkz. Ez-Zehebi, Kitabü’l-Kebair ve’l-Meharim,
ss.21-37.
80) Yunus Apaydın, A.g.m., ss.89- 98..
81) Kur’an, 7A’raf 26-27.
82) Bkz. Abduilah Yıldız, İslam ve Diğer Medeniyetlerde Başörtüsü Dünü Bugünü ve Yarınıyla Başörtüsü, Pınar Y., İst. 2004, ss. 19-25.
83) Mehmet Göktaş, Örtünme Çağrısı, 5.25, 26, 27.
84) Mehmet Göktaş, age.,, ss.48-50, 56.
85) Dünü Bugünü ve Yarınıyla Başörtüsü, Pınar Y,
Ist. 2004, ss.7-13 (Başörtüsüne Ozgürlük Girişim
Grubu).
86) Bkz. Şeyhuilslam Musa Kazım (1858-1920),
s.88.
87) Bkz. Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig, Hazırlayan: Reşit RahmetiArat, TTKY, Ank. 1994 (aktaran:
Şahin Fiilz, Kutadgu Biilg Etiğinde Insan Eleştirel Bir
Yaklaşım, 5. Ü. Fen-Edebiyat Fakültesi Dergisi,
Yıl:2, Sayı:14, Konya 2002, s.251-2 70).
88) Bkz. Şeyhulislam Musa Kazım (1858-1920),
s.88; lzmirli Ismail Hakkı (1868-1946), ss.463-469
(Ismail Kara. Türkiye’de Islamcılık Düşüncesi, Gerçek Hayat Dergisi Y, Ist. 2001 içinde).
89) Bkz. Faruk Beşer, Fıkıh Açısından Avret ve Örtünme, 139-140.
90) Izmirli Ismail Hakkı (1868-1946, ss.63-469.
91) Cihan Aktaş, Bir IktidarAlanı Aracı ve Bir Özgürlük Sembolü Olarak Başörtüsü, Dünü Bugünü ve
Yannıyla Başörtüsü, s.105.
92) Kur’an, 7A’raf 26.
93) Bkz. Zekeriya Güler, Kırk Hadiste Kadın ve Aile,
Konya 2005.
94) Buhari, Libas, 61, Müsilm, Libas, 125; Cennet,
52; Muvatta, Libas, 4;.
95) Kütüb-i Sitte ve Şerhi, Çağn Yayınları, İst. 1992,
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Libas, X-XI V/354, Bab:
28, Hadis no: 4097; Sünen-i Tirmizi Tercemesi, Mütercim: O.Z. Moilamehmetoğlu, Yunus Emre Y.,, Isti’zan ve Adab Babı, IV/484, Bab: 67, Hadis no:
1935 ve Hadis no: 2934.

Reklamlar

Entry filed under: Bilim, Tarih, İslam Felsefesi, İslam Tarihi.

Selanik dönmeleri ve komplo teorileri İslam Rönesans’ı ya da Farabicilik çağını açan Türk Filozofu:Farabi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Trackback this post  |  Subscribe to the comments via RSS Feed


Özgürlük için Pardus

Özgürlük için Pardus...
Mayıs 2008
P S Ç P C C P
« Nis    
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031  

OOXML’e hayır

Özgürlük için Pardus...

%d blogcu bunu beğendi: