Hz. Muhammed’in tarihsel rolu

Nisan 27, 2008 at 5:49 pm Yorum bırakın

Özcan Buze

Hz. Muhammed, feodal devrime önderlik etmiş, toplumu yeni bir aşamaya sıçratan hareketin başını çekmiştir. Onun için devrimcidir. Var olan statüyü değiştirmek için harekete geçmiştir, eskinin yıkılıp yeninin kurulması için faaliyet göstermiştir.

İslam dininin kurucusu Hz. Muhammed’in bugün ki çarpıtmanın konusu olduğu görülüyor. Bunlardan biri emperyalist metropollerde, ötekisi ise Ezilen Dünyaya mensup olan Müslüman ülkelerde yapılıyor.

Emperyalist metropollerde, özellikle yaygın ajitatif etkisi olan kitle iletişim araçlarınca yaratılan izlenime göre, Hz. Muhammed şiddete dayalı bir dinin kurucusudur. İsa Mesih barış va’zetmekten başka bir şey yapmamışken, İslam peygamberi eline kılıç almış, ordular yönetmiş, devlet kuruculuğu yapmıştır. Getirdiği din ilerlemeye, gelişmeye açık değildir. O nedenle öğretisi çağdaş dünyaya ayak uydurmanın önünde bir engeldir ve İslam fundamentalizminin nedenidir. Emperyalizm, metropollerdeki kitleler üzerinde Ezilen Dünyanın önemli bir kesimine karşı psikolojik yönlendirme operasyonları yaparken Ortaçağ’dan kalma İslam düşmanlığı ile birlikte Avrupa merkezci kalıpları da kullanıyor. Kuşkusuz Hz. Muhammed ile ilgili iddialar her zaman bu kadar kaba bir şekilde ifade edilmiyor; ince ayarı hitap ettiği kitlenin bilgi düzeyine göre yapılıyor. Örneğin tabloid gazetelerde Hz. Muhammed “terörizmin piri” olarak tasvir edilirken, daha mürekkep yalamış kesimler için “İslam Rönesans yaşamadı”, “Müslümanların Lüther’i olmadı” tezleri piyasaya sürülüyor. Bu tezlerin halkının çoğunluğu Müslüman ülkelerde de Batı’dan etkilenen kimi aydınlar arasında rağbet gördüğü oluyor.
Emperyalizm Müslüman ülkelerde de, bir yandan çağından soyutlanmış, zaman dışı, biçimselliğe indirgenmiş bir Hz. Muhammed anlayışının egemen olmasını sağlamaya çalışırken, “ılımlı İslam” projeleriyle de İslam dinini temel referanslarından uzaklaştırmaya, deyim yerindeyse “Evanjelikleştirmeye” uğraşıyor. Böylece, Müslümanların bu dünya da mal-mülk, öteki dünyada da cennet köşkünden başka şey düşünmeyen, yanı başındaki bir ülkede kardeşleri katledilirken kılı kıpırdamayan, üzerine seccadesini özgürce serebileceği vatan toprakları tehdit altındayken aklını tesettür le bozan insanlar haline getirilme amaçlanıyor. Öte yandan “karikatür provokasyonu” ile aynı insanların biçimsel duyarlılıkları tahrik ediliyor.

Her iki çarpıtmanın kaynağı da emperyalizmdir. Daha somut konuşmak gerekirse ABD emperyalizmidir. Nitekim “karikatür provokasyonu” da Amerika kaynaklıdır. Batı ülkelerinde karikatürleri yayınlayanlar da, Müslüman ülkeler tepkileri örgütleyenler de ABD tarafından denetlenen güçlerdir. ABD’deki küresel iktidar heveslilerinin amacı bir tür medeniyetler çatışması”yla bütün Batı alemini kendi safına çekip Müslüman ülkelere, özellikle İran ve Suriye’ye yüklenmektir. “Karikatür provokasyonu” ancak Büyük Ortadoğu Projesi bağlamı içerisinde anlaşılabilir.

TarihseI materyalisilere düşen görev

İslam dininin kurucusu Hz. Muhamed bugün emperyalizmle kol kola giren Şeriatçı gericilere karşı da, onu dinsel gericiliğin kaynağı olarak göstermeye çaılışan Avrupa merkezciliğe ve Şarkiyatçıığa karşı da savunulmalıdır. Ait olduğu yere, ilerici insanlığa mal edilmelidir. Bu öncelikle bilimsel sosyalistlere düşen bir görevdir. Çünkü bugün Aydınlanmanın başını çekme görevini üstlenmiş olan bilimsel sosyalistler, tarihe ve dine diyalektik maddeci açıdan bakarlar.

Atatürk nasıl Atatürkçülük adına Natotürkçülük yapanlara terk edilemezse,Hz Muhammed de emperyalist merkezler tarafından yönlendirilen Şeriatçı gericilerin halkı aldatma ve dinsel duyguları sömürmekte kullanacakları, tarihsel rolünden kopartılmış bir efsane kahramanı olmaya bırakılamaz. Tarihte olumlu rol oynamış bütün büyük şahsiyetler gibi Hz. Muhammed de sahtekarların tekelinden kurtarılmalıdır.

Sol” içinde Milli Demokratik devrimimizin en büyük atılımını yapan hareketin nden Atatürk’ü burjuvaziye hediye edenler olduğu gibi, dinsel gericilikle mücadebahanesiyle Hz. Muhammed’in tarihte oynadığı rolü önemsizleştirmeye, hatta karalamaya çalışanlar da vardır. Atatürk’ün ait olduğu yere mal edilmesinde bilimsel sosyalistler nasıl kararlı bir mücadele vermişse, Hz. Muhammed’in de emperyalizmin hizmetindeki dinci gericiliğin elinden alınması gerekmektedir. Çünkü Hz. Muhammed tarihte oynadığı rol itibarıyla ilerici insanlığın mirasına dahildir.

Hz. Muhammed neden ilericidir?

Bir şahsiyetin tarihte ilerici bir rol oynayıp oynamadığı değerlendirilirken onun toplumsal eyleminden hareket
edilmelidir. Hz. Muhammed’in toplumsal eylemi nedir?

Hz. Muhammed, Arap yarımadasının kabile toplumundan feodalizme geçişini sağlayan toplumsal devrimin önderi olmuştur. Onun rolü de bu tarihsel çerçeve içinde değerlendirilebilir. Daha geniş bir tarihsel perspektifle bakıldığında ise, bütün İslam aleminde ortak olan bir “İslam Uygarlığı”ndan söz edilebilirse, Hz. Muhammed bu uygarlığın temel ideolojik referanslarını formüle eden tarihsel şahsiyettir. O bakımdan, toplumsal eylemini Arap yarımadasında oynamış olmakla birlikte, tarihsel önemi dünya çapındadır.

Hz. Muhammed, Ortadoğu dünyasında bir çağı sona erdirip yeni bir çağın açılmasına yol açan bir toplumsal devrimin önderidir. Arapları devletleştirme ve uygarlık aşamasına yükselten, bu yükselmenin ideolojisinin içeriğini tanımlayan, siyasal hareketi örgütleyen, devrimin iktidarı alma aşamasını başarıyla tamamlayan önderdir. Dünya tarihindeki, en önemli liderlerden biridir. Yaptıklarının küçümsenmesi, tarihsel maddeciliğe uygun bir tavır olamaz.

Tarihte ilerici rol oynamaktan kasıt nedir?

Bilindiği gibi tarih, toplumsal-ekonomik biçimlenmelerin birbiri ardınca ortaya çıkması ve birbirinin yerini almasıyla ilerleyen bir süreçtir. Bugüne kadar insanlık ilkel ortaklaşmacılık, feodalizm, kapitalizm ve komünizm adı verilen üretim tarzları ve bunlara dayalı toplumsal-ekonomik kuruluşlar tanımıştır. İlkel ortaklaşmacılıktan çıkışta kimi yerlerde araya bir kölecilik aşaması girmiştir. Komünizmin ilk aşaması, ya da kapitalizmden komünizme geçiş aşaması sosyalizmdir. Dünya üzerindeki bütün toplumlar, tarihsel gelişmelerinin herhangi bir evresinde bu toplumsal-ekonomik kuruluşlardan birine denk düşen bir aşamada bulunurlar.
İnsan toplumlarının ilerlemesi

İnsanlık ilkel ortaklaşmacılık aşamasındayken maddi yaşamın üretilmesini sağlayan üretim güçleri çok geri düzeydeydi. Fakat uzun bir evrim sonucunda üretim araçlarında ve buna bağlı olarak üretim güçlerinde belirli ilerlemeler meydana geldi. Bu ilerlemeler toplumsal zenginliğin belirli ellerde birikmesini getirdi. Zenginliğin birikmesi, ilkel topluluğun ortaklaşmacı üretim ve tüketim kalıpları ile bir çelişki meydana getirmeye başladı. Üretim güçleri ile üretim tarzı arasındaki çelişmenin bir devrimle aşılması gerekti. Zenginliğin belirli ellerde birikmesi, tek tek emekçilerin bu zenginliği elde tutanlar karşısındaki durumunu kötüleştirmekle birlikte, üretim güçlerinin gelişmesini sağladığı için ilerici bir rol oynamış oldu. Çünkü insanlığın çok daha üst düzeyde gerçekleşecek sınıfsız topluma varacak olan ileri doğru yürüyüşünde, üretim güçlerinin gelişmesi ancak belirli bir maddi birikimle meydana geliyor.

Bu maddi birikim de kendine iktidar ilişkileri düzeyinde, uygun mekanizmalar yaratıyor. Bir başka deyişle, ekonomik ilişkiler, kendine uygun siyasal ilişki biçimleri de yaratıyor. İnsanlığın ilkel kabile düzeninden feodalizme, feodalizmden kapitalizme, kapitalizmden komünizme doğru yürümesi bir ilerlemeyse, bu ilerlemeyi kolaylaştıran gelişmeler olumlu, zorlaştıran gelişmeler de olumsuzdur. Bu ilerlemenin önünü açan devrimlerin itici gücü olan sırıflar ilerici, onu engellemeye çalışan sınıflar genci olmuştur. Tek tek emekçilerin hayatına getirdiği

güçlükler ne kadar büyük olursa olsun, kabile şefleri karşısında feodal egemen- ler ilerici bir konumdaydı. Feodal sınıf karşısında burjuvazi ilerici bir konumdaydı. Burjuvazf karşısrnda işçi sınıfı ilerici bir konumdadır. Burjuvazi, feodal egemenlere karşı ilerici, işçi sınıfına göre gericidir. Tarihsel rol değerlendirilirken, toplumsal-siyasal faaliyetin yürütüldüğü dönem dikkate alınmalıdır. Her dönem için ilerici burjuvazi olmaz; her dönem genci burjuvazi de olmaz. Feodalizm zincirlerinin kırılmasında ilerici rol oynayan burjuvazi, artık genci bir niteliğe bürünmüştür.

Tarihte birey ve önderin rolü

Kabile toplumundan çıkışta feodal devrimler çok önemli bir rol oynamışlar, toplumsal ilerlemeyi kolaylaştırmışlardır. Bu devrimlerin gerçekleşmesinde rol alan ve önderlik eden siyasal kadrolar da tarihte ilenici bir rol oynamıştır.

Tarihte sınıflar gibi bireylerin rolü de bu açıdan değerlendirilmelidir. İnsan soyut bir varlık olmayıp, Marx’ın dediği gibi, toplumsal ilişkilerinin bir toplamıdır. Her kişilik, ancak onu oluşturan toplumsal-siyasal, manevi ve kültürel koşulların bağlamı içinde kavranabilir. Kişiliğin çehresi büyük ölçüde bu koşullar tarafından, özellikle sınıf çıkarları ve mevcut sınıfların ruhsal durumları tarafından belirlenir. Tek tek insanlar açısından ele alındığında, ait olduğu toplumsal sınıfın çıkarlarına ters davranışlar görülebilmekle birlikte, bireylerin genel davranışlarının toplumsal koşullar tarafından belirlendiği genellemesi geçerliliğini korumaktadır. İnsan toplumsal ilişkilerinin bir toplamı ise, toplumda oynayacağı rol de nesnel koşullar tarafından belirlenmiş demektir. Bir başka deyişle, rolünü oynayacağı toplumsal sahne, onun iradesinden bağımsız nesnel koşullar tarafından hazırlanmıştır. Ona düşen seçme özgürlüğü, tarihsel ilerlemeyi kolaylaştıran ya da zorlaştıran taraflar arasında yer almaktır.

Bireylerin rolü için söylenen önderlerin rolü için de geçerlidir. Toplumsal hareketlerin önderleri, o hareketlerin ihtiyaçlarına göre ortaya çıkar. Pek çok birey arasından, toplumsal ilerlemenin ge-. rektirdiği rolü oynamaya en uygun bireyler sivrilir. Bu bireylerin rollerini iyi oynamaları, yani öznel etken, hareketin başarısı üzerinde önemli bir etkide bulunur. Yetenekli bir önder toplumsal gelişmeyi hızlandırabilirken, yeteneksiz önderler engelleyici etkide bulunabilir. Ancak son tahlilde, önderin rolü, yine nesnel koşullarca belirlenir.
Merkezi iktidar ne zaman ilerici, ne zaman gericidir?


Toplumsal sınıfların ve onların önderleri için geçerli olan, toplumsal örgütlenmeler için de geçerlidir. Toplumsal örgütlenmelerin en önemlisi ve en karmaşık biçimlerinden biri olan devlet de ilerici ve genci rol oynayabilir. Her dönemde genci, her dönemde ilerici devlet olmaz. Devlet egemen sınıfların hakimiyetini yürütmekte yararlandıkları bir araçsa, o araca hakim olan sınıfın niteliğini yansıtır. Devlete hakim olan sınıf ilerici olduğu ölçüde devlet de ilericidir. Zaman zaman devlet egemen sınıf ile bire bir uyum içinde görünmese de, son tahlilde niteliği hakim sınıf tarafından belirlenir. Devlete hakim olan sınıf üretim güçlerinin gelişmesinde olumlu bir rol oynuyorsa, devlet de ilerici bir konumdadır.
Osmanlı tarihinden bir örnek verelim. Osmanlı Devleti’nin kuruluşu Anadolu için büyük bir ileri adım olmuştur. Kabile toplulukları, var olan devlet gelenekleri ve birikimi üzerine oturmuş, merkezi bir iktidarın kurulmasıyla anarşi dönemi geride bırakılmıştır. Bu aşamada, merkezi iktidar servet birikimini sağlamayı kolaylaştırıcı ve üretim güçlerinin ilerlemesi- nin önünü açıcı bir rol oynamıştır. Yıldırım Bayazıd’ın Timur önündeki Ankara yenilgisi bu sürece çelme takmış, ancak Timur’un imparatorluğu, köklü devlet gelenekleri bulunan Anadolu’da fazla kalıcı olmamış ve Osmanlı kısa sürede yeniden toparlanmıştır. Bu dönemde merkezi iktidarın güçlenmesine yardımcı olan hareketler ilenici rol oynamış, merkeziyetçiliği zaafa uğratan hareketler alumsuz rol oynamıştır.


Emekçilerin özlemlerini dile getiren farklı inançlar arasında kardeşliği sanan bir hareket olmasına rağmen, ıyh Bedreddin hareketi bir de bu açın değerlendirilmelidir. Bu hareketin ıygusal planda çok güzel talepler ileri rmesi, zalimce ezilmiş, önderlerinin cımasızca katledilmiş olmaları, tarihin un ilerleyişi içindeki konumunu doğru eğerlendirmeye engel olmamalıdır. esnel tarihsel koşullar gereği başarı kaanma şansının olmayışı da bundandır. ne kölelerin haklı isyanını dile getiren partaküs hareketi de nesnel koşullar ereği başarısızlığa mahkümdu. Bu haeketler, ancak emekçi sınıfların özlemleini dile getirmeleri ve hakim sınıflara kar- 1 direnme ateşini yakmaları bakımından eğerlidir. Tarihsel gelişme içindeki koııumları ise daha nesnel değerlendirilmelidir. Osmanlı Devleti taşıdığı ilerleme p0- tansiyellerini tüketmediğinden çabuk toparlandı ve merkezi iktidar yeniden kuruldu. Kısa bir süre sonra stanbul’un alınmasıyla, tarihsel ilerlemenin önünde ir moloz yığını gibi duran köhne Bizans da ortadan kaldırıldı. Bu anlamda Fatih sultan Mehmet’in toplumsal eylemi ilerici bir rol oynamıştır. Fatih ile Osmanlı devetinin imparatorluğa dönüşmesi de mer kezi iktidarı güçlendirici bir rol oynamış, bu ise üretim güçlerinin gelişmesine yardımcı olmuştur.
Osmanlı merkezi iktidarı 1500’lü yılT1arın ortalarına kadar üretim güçlerinin gelişmesini sağlayıcı bir rol oynamış; undan sonra dünya çapındaki ekono; mik ve toplumsal gelişmelerin de etkisiye bu konumunu yitirerek genci bir karaker kazanmaya başlamıştır. Batı Avru>a’d denizaşırı sömürgelerden aktarılan servetin yardımıyla merkezi devletler üçlenmiş ve bu da kapitalizmin gelişmeine yardımcı olmuştur. Gelişmiş ve yerışmiş bir feodal devlet olan Osmanlı maratortuğu yeni gelişmeler karşısında ynı esnekliği gösterememiş, tarihte eşit- İz gelişme yasası uyarınca geri kalmışr. ileri olan geriye düşmüş, geri olan öne ıkmıştır. Bundan sonra Osmanlı merkei iktidarı genci bir rol oynayacak, yeni ve leri bir aşama olan kapitalizmin gelişmei önünde bir engel haline gelecektir.

Feodal devrim ve teklanrıcılık

Konu dışına az da olsa çıktıktan sonra, Hz. Muhammed çağına geri döner- sek, onun önderlik ettiği hareketin de ilerici bir rol oynadığını görüyoruz. Burada, feodal toplumların ideolojisinin dinsel ideoloji olduğu hatırlanmalı. 0 dönemde, farklı sınıflar ve toplumsal katmanlar çıkarlarını dinsel ideoloji ile formüle ediyordu. Birbirinden ayrı yaşam sürdüren kabilelerin ideolojik izdüşümü çoktanrıcılıkken, tektanrıcı inançlar merkezi iktidar ihtiyacına denk düşüyordu.

Hz. Muhammed, tektanrıcı kavramları diğer dinlerden alarak daha da rafine bir hale getirmiş ve içinde bulunduğu toplumun şartlarına ve geleneklerine, toplumsal birikimine uyarlamıştı. Çoktanrıcılığın izlerini taşıyan Hıristiyan Üçlübirlik (Teslis) inancına göre, bu türden bir mantık oyununa başvurma gereği hissetmeyen Müslüman tektanrıcılık bir ilerlemeyi temsil etmektedir.

Tektanrıcılık, insanlığın evreni kavrayabilme çabasında çok önemli bir aşamayı temsil etmektedir. Genel olarak dinler, burjuva aydınlanmacılarının iddia ettiği gibi her zaman genci bir rol oynamamıştır; tam tersine insanlığın nesnel gerçeği kavramasından toplumsal-tarihsel koşullara uygun bir ilerlemeyi temsil etmektedir. Nesnel gerçeğin doğruya giderek daha yaklaşan bir şekilde kavranmasında olumlu roller oynamışlardır.

Tektanrıcılık, nesnel gerçeğin kategorize edilip sınıflanmasında, göreceli olarak yukarı düzeyde bir soyutlama aşamasına denk düşer. Bugün Aydınlanma döneminin başarıları ile ve diyalektik ve tarihsel maddecilik ile kıyaslandığında, geri bir bilinç biçimi olmaları, geçmişte oynadığı rolün doğru değerlendirilmesine engel olmamalıdır.

Feodal devrim

Hz. Muhammed’in toplumsal eylemine bakacak olursak, bunu daha somut olarak değerlendirebilmek için, çok kısa bile olsa, o dönemin koşullarına eğilmek gerekecektir.

islam öncesi bedevilerinin yaşamı, kabile ortaklığına dayalı bir yaşam tarzından daha yeni yeni uzaklaşmaya başlamıştı. Fakat henüz kabile döneminin özelliklerini taşıyordu. Kabile dayanışması henüz oldukça güçlüydü. Yerleşik nüfusun yaşadığı Mekke, Yesrib (Medine) ve Taif kentlerinin bulunduğu bölge, merkeziyetçi olmayan bir yaşam biçimi sürdürüyordu. Bu yaşam biçiminin ifadesi, çok sayıda tanrının bir arada bulunmasıydı. Ama çoktanrılı sistem, kentleşmenin hızlanması ve yerleşik hayatın belirginleşmesiyle belirli bir hiyerarşi de belirmeye başladı. Bu gelişme, Hicaz adı verilen bölgedeki toplumsal farklılaşmalara paralel olarak ortaya çıkıyordu. Hindistan’dan gelen baharat yolunun Kuzey’e ve Mısır’a bağlantı noktalarının merkezinde yer alan Hicaz bölgesi, Sasani ve Bizans İmparatorlukları arasında süregiden çatışmalar nedeniyle iyice önem kazanmıştı. Bu, bölgedeki zenginleşmeyi ve toplumsal farklılaşmayı iyice artırdı. Toplumsal farklılaşmalar, zenginleşen sınıf için siyasal olarak bir merkezden yoksun olmayı bir olumsuzluk olarak duyurmaya başladı. Mekke eskiden beri önemli bir ticari ve dini merkezdi. Onun için merkezi iktidar ihtiyacı, doğal olarak öncelikle burada duyuldu. Ticaret ve zenginleşme, Mekke içinde yerleşik hayata geçen Bedevi kabileleri arasında hızla bir hiyerarşinin ortaya çıkmasına yol açtı. Toplumsal farklılaşma, kabile içinde etkili olan bağları da zayıflatıyordu güçülü kabile dayanışmasıyerini ticari amaçlar almaya başladı.

Özetle, Araplar İslam öncesinde kabile toplumunun çözüldüğü, toplumsal farklılaşmaların hızlandığı ve merkezi bir iktidar ihtiyacının kendini duyurduğu bir aşamadaydılar. Bu nedenle merkezi iktidar ihtiyacına denk düşen tektanrılı bir dinin ortaya çıkması için elverişli koşullar hazırlanmıştı. Fakat kabile ilişkilerinin henüz tamamen ortadan kalkmamış oluşunun bir göstergesi olarak diğer tanrılar ve onların simgesi olan putlar varlığını sürdürüyordu. Kabile ilişkilerinin tasfiye edilmesi süreci, putlara karşı mücadele ve tektanrı inancını, yüce Tanrı’dan başka tanrı olamayacağı dogmasını (Lilhe ilI-Allah) yerleştirme mücadelesi ile el ele gitti.

Araplarda feodal devlet

Her devrim bir sınıfın iktidarını kurmayı amaçlar ama halk kitlelerinin seferber edilebilmesi sayesinde başarı kazanabilir. İslam devriminde de aynı şey yaşandı. Hz. Muhammed, bedevi kitlelerini kazanmanın taşıdığı önemi gördü. Bedevi geleneklerinden yararlandı. Bedevilerin kervan vurma alışkanlıklarından yararlanması, Hz. Muhammed’in güç toplamasında büyük rol oynadı. Muhammed, Bedevilerin kervan vurma eylemlerini İslam savaşçılığına dönüştürmeyi başardı. Hz. Muhammed bu güce dayanarak, Medine’ye hicret etmek zorunda kalmasından 8 yıl sonra Mekke’yi teslim aldı. Mekke’nin tesliminden sonra, kervan vurma dönemi kapanmış oluyordu. Artık göçebe enerjisiyle başka topraklar fethedilecekti. Müslüman kabileleri birbirine saldırmayacak, savaş gücü yabancı düşmana karşı yöneltilecekti. Müslüman kabileler arasında barışın sağlanması, doğmakta olan İslam devletinin birliği bakımından büyük önem taşıyordu.

Hz. Muhammed’in sağlığında devletleşme yolunda önemli adımlar atıldı. Onun kurduğu yönetimin, devletin temeli sayılması doğrudur. Ancak bu yönetimin tam anlamıyla bir devlet olduğunu söylemek mümkün değildir. Silahlı güç dışında, devletin en önemli kurumları oluşmamıştı. Bir devletin oluşmasında en önemli etken, silahlı güçtür. Çünkü devlet silahlı güç kullanma tekelidir. Ama bir devlet sadece bu güçten oluşamaz. İktidarın uzun bir süre sadece bu güce dayanarak korunması, istikrar kazanması düşünülemez. Devletin diğer organlarının oluşması gerekir. İşleri yürüten bir bürokrasi, devletin işleyişini belirleyen kurallar, gelenekler vb. gerekir. Oluşan devlet, bu geleneklerin gelişmesi için gerekli zamanı bulmuşsa, bunlar o ülkede de oluşabihr. Ama oluşum hızlı, gelişmeler süratliyse, geleneklerin dışarıdan alınması gerekir. Geleneklerin dışarıdan alınması da tesadüfe bağlı olarak olmaz. Temasta olunan bir toplumdan ihtiyaca göre, gerekli uyarlamalar yapılarak alınır.

İstisnai bir önder

Hz Muhammed,kurduğu, yönetimin başında pek az bir süre kalabildi. Mekke’ye girdikten sonra 2 yıl yaşadı. Fakat sağlığında gerçekleştirdikleri, hızlı adımlarla ve sağlam şekilde masına temel teşkil etti. Bir bakıma, sağlığında toplumsal faaliyetlerinin semeresini görmüş, pek çok devrimciye nasip olmayan bir başarıyı tatmıştır. Tek tek devrimci önderler açısından bakıldığın da, böylesi başarılar fazla değildir. Tarihsel koşulların uygun olmaması nedeni ile, devrimci önderler mücadelenin başarısını genellikle sağlıklarında göreme mekte, onların ektiği tohum onları izleyen kuşaklarca yeşertilmekte ve misyonları başka önderlerce tamamlanmaktadır. Muhammed bu bakımdan da nai bir önderdir.

Hz. Muhammed, feodal devrime önderlik etmiş, toplumu yeni bir aşama sıçratan hareketin başını çekmiştir. Var olan statütüyü değiştirmek için harekete geçmiştir, eskinin yıkılıp yeninin kurulması için faaliyet göstermiştir. Onun için solcudur. İnsanlığın ileri doğru yürüyüşüne önemli katkıda bulunmuştur. Onun için ilericidir. Bu özellikleriyle, gericiliğin en büyük merkezi emperyalizmle kol kola yürüyen şeriatçı gericilikle hiçbir ortak yanı bulunmaktadır. İslamın ortaya çıkışından beri, gericilerin ona sarılıp onu bayrak yapmaya çalışmaları onun bu özelliklerini değiştirmez. 0, insanlığın besleceği kaynaklardan biridir.

Hz Muhammed’in öğretileri günümüzde çözüm olamaz.

Bugün kuşkusuz Hz Muhammed’in öğretileri siyasal bir eylem proramına temel yapılamaz. İslam, günümüzde sorunlarına çözüm olamaz. Ama örneğin Spartaküs hareketi de çözüm olamaz. Pir Sultan Abdal’ın öğretisi de günümüz sorunları çözüm üretebilcek güçten yoksundur. Yinede bu değreleri beslendiğimiz kaynaklar olarak kabul ediyoruz. Yunus Emre’yi Şeyh Bedrettin’i, Pir Sultan’ı gericilere hediye etmeyeceğimiz gibi, Hz. Muhammed’i de edemeyiz.

Bu şahsiyetlerin ilerici mirasına sahip çıkmak ile gerici dinciliğe karşı savaşmak, Aydınlanma mücadelesine büyük bir kararlılıkla devam etmek, birbiriyle bağdaşmaz değildir. Ama bugün mücadele edeceğimiz kesimler, herhangi bir dine inanan insanlar değil, emperyalizmin yedeğine girmiş dinci gericiliktir. Hz. Muhammed’e saygı duymak, evrim teorisine karşı Kur’an’da savunulan yaradılış inancın tercih etmeyi gerektirmez. Yaradılış inancı, o zamanki bilgi birikimiyle ortaya konmuş bir görüştü. Bugünkü bilgimiz bunun yanlış olduğunu ve evrim teorisinin geçerli olduğunu gösteriyor. Mücadele etmemiz gereken, o zamanki bilgi düzeyiyle insanın ortaya çıkışına bir yanıt getirmeye çalışan Muhammed değil, yanlışlığı kanıtlanmış bu görüşleri kendi genci amaçları için hala ısrarla savunanlardır. Bilimsel sosyalistlerin, bilimsel dünya görüşünün yayılması için çalışmaları, Hz. Muhammed’e saygı duymayı engelleyen bir şey değildir. Tersine, bilimsel dünya görüşlerinin bir gereğidir.

Hazret sıfatı

Çok önemli olmamakla birlikte, bir konuya dokunmadan geçemeyeceğiz. Muhammed’in başına getirilen Hazret sıfatından kaçınmak da yersiz bir çabadır. Hazret; sayın, saygıdeğer anlamına gelen bir ifadedir (Melih Cevdet Anday, Sayın Muhammed ifadesini kullanmaktadır). Mustafa Kemal’e de zamanında Gazi Hazretleri dendiğini hatı rlayalı m. Kimi devrimcilerde, Muhammed’in tanrısal misyon iddialarına prim verilmediği gösterilmek amacıyla, Hazret sıfatından kaçınma tavrı vardır. Bir saygı belirtisi olarak kullanılan bu ifade, halk tarafından da tutulmuş, neredeyse Muhammed’in adının bir parçası olmuştur. Hz. Muhammed denilince, örneğin futbolcu Muhammed, boksör Muhammed Ali Clay gibi adaşlarından rahatça ayrılmaktadır. Bizim bu saygı ifadesinden gocunacak bir şeyimiz olamaz. Bunun, Muhammed’in tanrısal misyon iddiasına ödün vermekle bir ilgisi yoktur.

Bilim Ütopta Dergisi Sayı 141 Mart 2006 sayfa 22,23,24,25,26,27

Reklamlar

Entry filed under: Bilim, İslam Tarihi.

Ortaçağ’da İslamiyet’in bilimsel çalışmaların gelişmesine etkisi Selanik dönmeleri ve komplo teorileri

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Trackback this post  |  Subscribe to the comments via RSS Feed


Özgürlük için Pardus

Özgürlük için Pardus...
Nisan 2008
P S Ç P C C P
    May »
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
282930  

OOXML’e hayır

Özgürlük için Pardus...

%d blogcu bunu beğendi: