Archive for Nisan, 2008
Selanik dönmeleri ve komplo teorileri
Haluk Hepkon
Komplo teorilerini, bir takım sorunlu insanların hastalıklı kurguları olarak kabul etmek, meseleyi bir hayli hafife almak anlamına gelir. Bu hafife alışın nedeni ise, komplo teorilerinin siyasi bir işlevi olduğu gerçeğinin üzerinden atlamaktır. Bu yüzden, sıklıkla, komplo teorilerinin saçma sapan içeriklerine bakılırken, onların üzerinde yükseldiği ideolojik zemin gözden kaçırılır. Oysa bir komplo teorisinin incelenmesi, söz konusu iddianın ortaya atıldığı dönemi ve bu dönemde yaşanan siyasi mücadeleleri anlamak açısından çok değerli ipuçları vermektedir. Bu inceleme sırasında iki şeyi unutmamak gerekmektedir. Birincisi, komplo teorileri büyük toplumsal dönüşüm ya da kriz anlarında ortaya çıkmaktadır. İkincisi, komplo teorileri söz konusu dönüşümden ya da krizden zarar gören genci kesimler tarafından imal edilmektedir. Meseleye bu bakış açısıyla yaklaşıldığında, komplo teorilerinin yardımıyla çeşitli dönemleri ve bu dönemlerde yaşanan siyasi mücadeleleri kavramak kolaylaşacaktır.
Son yıllarda Sabetaycılar diye de anılan Selanik Dönmeleri hakkında üretilen komplo teorileri bir hayli revaçtadır. Meseleye yukarıda özetlenen çerçeveden bakıldığında, yanıtlanması gereken ilk soru söz konusu rivayet ve iddiaların ne zaman ortaya çıktıklarıdır. Selanik Dön melen ile ilgili komplo teorilerinin ortaya çıkışında, konu hakkındaki kitap ve broşürlerin yayımlanma tarihlerine de bakarak, esas olarak dört dönemden bahsetmek mümkündür. Üstelik bu dört dönem, tarihimizdeki büyük toplumsal dönüşümlere ve krizlere de tekabül etmektedir. Bunlardan birincisi 1908 Devrimi’nin hemen arkasından Ittihat ve Terakki’ye karşı başlatılan saldırılar esnasında gerçekleşmiştir. Selanik Dönmeleri hakkındaki ikinci saldırı dalgası Cumhuriyet Devrimi’nin hemen ardından başlamıştır. 1924 yılında Karakaşzade Rüştü’nün dilekçesi ile başlayan tartışmalar bu döneme aittir. 1948 İsrail’in kuruluşunun ardından ise üçünçü bir dönem başlamıştır. 1990’lı yıllarda başlayan yeni dönem ise, günümüzde Büyük Ortadoğu Projesi adı altında devam eden süreçten bağımsız değildir.
Aşağıda bahsi geçen dört dönem, bu dönemlerdeki siyasi mücadeleler ve bu mücadelelerin Selanik Dönmeleri hakkındaki komplo teorilerine etkileri incelenecektir.
İlk Dönem: 1908 Devrimi sonrası
Günümüzde ülkemizdeki komplo teorilerinin olmazsa olmazı haline gelen Dönmelik hareketi, 17. yüzyılda Sabetay Sevi’nin Mesihliğini ilan etmesiyle başlamıştı. Sevi’nin Mesihliğine inananların hızla artması ve etkisinin Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırlarının dışına taşması, Yahudi cemaati içinde büyük bir tepkiye yol açtı. Başından itibaren Sabetay Sevi’yi kuşkuyla izleyen Osmanlı Sarayı, bu durum karşısında sahte mesihi tutuklama yoluna gitti. Bu noktadan sonra hikâye garipleşmeye başladı. Dönemin padişahı IV. Mehmed’in karşısına çıkan Sabetay Sevi’ye Müslüman olmadığı takdirde öldürüleceği söylenmişti. Bunun üzerine Sevi fikirlerinde ısrar etmek yerine, Müslüman olduğunu ilan etti ve inananlarından da aynı şeyi yapmalarını istedi. Nitekim Sevi’nin mesihliğine inanan müritleri de din değiştirmeyi tercih ettiler. Ama bu kitlesel ihtida, gerek Müslümanlar gerekse Yahudiler tarafindan büyük bir şüpheyle karşılandı. Sevi’nin müritlerinin çok önemli bir bölümü Selanik şehrinde yaşadığı için bir dönem sonra dönmelik ve Selanik birlikte anılmaya başlanacaktı.
Yahudiler tarafından dışlanan Dönmeler, hem yakın ilişki içerisinde bulundukları devletten destek gördükleri hem de hahamların baskılarından kurtuldukları için, modemleşmeyi diğer etnik ve dini gruplardan çok daha hızlı benimsediler. Selanik Dönmesi gençler tarafından 1883-84 yılları arasında çıkarılan Gonca-ı Edeb isimli dergide çıkan yazıların incelenmesi meseleyi daha da aydınlatacaktır. Söz konusu yazılar, Selanik Dönmeleri arasında Aydınlanmacı fikirlerin ve gelenek karşıtlığının yaygın olduğunu göstermektedir.i Ama bu durum onların, tıpkı Avrupa’daki Yahudiler gibi, genci kesimler tarafından modernliğin canlı timsalleri olarak görünmelerine yol açacaktı. Özellikle eğitim konusuna verdikleri önem, Selanik Dönmelerini hem Yahudilerden hem de Müslümanlardan ayırmaktaydı. Bütün bu özelliklerinden dolayı Dönmeler, 1908 Devrimi’ni ve İttihat-Terakki’yi hararetle desteklediler. İttihat ve Terakki’nin ana yayın organı Meşveret, Selanik Dönmelerini Selanik’te “hareket için çalışan tek grup” olarak niteliyordu.ii
1908 Devrimi sırasında “Balkanlarm Kudüs’ü” diye anılan Selanik’in nüfusunun ağırlıklı kısmı Yahudilerden oluşmuştu. Müslümanlar arasında sayıldıkları için kesin sayıları bilinmeyen Dönmelerin, daha az nüfusa sahip olmalarına rağmen, ekonomik açıdan büyük bir etkileri vardı. Selanik’in bu demografik durumu İttihat ve Terakki karşıtlarının ürettiği komplo tezlerinde sürekli olarak işlenecekti. Komplo teorisyenlerine göre Yahudiler ve Yahudi kökenli Dönmeler İttihat Terakki aracılığıyla Osmanlı devletini yıkmak istemişler ve bunda da başarılı olmuşlardı. Oysa bu iddianın dönemin gerçekleriyle hiçbir ilişkisi yoktu. Selanik’teki Yahudiler ve Dönmeler arasında esas olarak Osmanlı İmparatorluğu’nun devamının kendileri için çok daha iyi olduğu fikri yaygındı. Gerçekten de Yunan burjuvazisi açısından ticaretle uğraşan bu kesimler bir tehditti. Nitekim Selanik Yunanlılar tarafından ele geçirildiğinde Yahudiler ve Dönmeler şehri terk etmek zorunda kalmışlardı. Ayrıca milliyetçi akımların başarısı, zengin hinterlandı parçalanan Selanik’in şaşaalı günlerinin bitmesi anlamına geliyordu. Bütün bu nedenlerden dolayı Siyonizm, Osmanlı devletinin devamını arzulayan Selanik’teki Yahudiler arasında hiç rağbet görmemişti.
Kaldı ki Ittihat ve Terakki, her ne kadar hoşgörü ile baksa da Selanik Dönmelerinin asimile olmalarını istiyordu. Zekeriya Sertel ‘in Dönme bir aileden gelen Sabiha Derviş ile evlenmesi sırasında yaşananlar Ittihat ve Terakki’nin bu tavrını çok iyi özetlemektedir. İttihat ve Terakki’nin ünlü isimlerinden Doktor Nazım, bir “Dönme kızı” ile evleneceğinin duyulması üzerine Sertel’i çağırarak tebrik etmiş ve yaptığı işin yüzyıllardır birbirine yan bakan iki toplumun kaynaşmasına yol açacağını söylemişti. Doktor Nazım’a göre, “Dönmelik kastına ölüm yumruğu indiren bu nikah milli bir olay haline getirilmeli” idi. Nitekim nikahta gelinin şahidinin Talat Paşa olması, İttihat ve Terakki’nin meseleye ne kadar önem verdiğini göstermektedir.iii
İşin ilginç yanı Selanik Dönmeleri hakkındaki ilk komplo suçlamalarının İngiliz emperyalizmi ve 11. Abdülhamit’in çevresi tarafından ortaya atılmış olmasıydı. Ittihat ve Terakki’nin örgütlenmek için Selanik’ de mason localarını kullanması ve bu şehirde Yahudi kökenli Dönmelerin yoğun oluşu, söz konusu komplo teorilerine malzeme sağlamıştı. Bu dönemde İttihat ve Terakki’ye saldırmak için ortaya atılan komplo teorileri ideolojik gıdalarını Batı’dan almakta ve esas olarak İngiliz emperyalizminin çıkarlarına hizmet etmekteydiler.
Katolikler tarafından çıkartılan La Croix gazetesinin 4 Haziran 1909 tarihli sayısında İttihatçılar hakkında “dinsiz masonlar” denmesi, söz konusu saldırıların tipik bir örneği idi. Bu suçlamalara Fransız masonlannın dergisi Acacia’nın karşı çıkması üzerine, La Croix, masonları Yahudilere satılmış olmakla suçladı. La Croix’nın tavrı ile Ittihat Terakki’nin en ünlü karşıtlarından Arap izzet Paşa’nın tavrı birbirinin aynıydı. Abdülhamid’in ikinci katibi iken yurt dışına kaçan İzzet Paşa İngiltere’de Fransız elçisi Cambon ile görüşmesinde 1908 Devrimi’nin Yahudiler ve Dönmeler tarafından planlandığını öne sürmüştü. Aynı dönemde Henri Roger Gougenot des Mousseaux’nun ve Eduard Drumont’un Fransa’nın Yahudiler tarafından ele geçirildiği yönündeki iddialarının yaygınlığı hatırlandığında, Paris’e rapor edilen mason-Yahudi komplosu iddiaların etkisinin nedeni, hemen anlaşılacaktır.
Ama bu dönemde komplo teorilerinin ortaya çıkmasının asıl nedeni, İttihat ve Terakki aleyhinde İngiliz basınında yürütülen kampanya oldu. Bu kampanyanın temelini, İngiltere karşıtı Mısırlı milliyetçilerin İttihatçılarla ilişkisi oluşturuyordu. 1909 yılının ikinci yarısında Mısır’daki İngiliz taraftan basın, İttihat ve Terakki’ye saldırılarını iyice artırdı.iv Ama kampanyanın bel kemiğini 1910 yılında,İstanbul’daki İngiliz elçiliği tarafından, Dışişleri Bakanı E. Grey’e sunulmak üzere hazırlanan ünlü “Lowther Raporu” oluşturuyordu. Elçi Gerard Lowther’in imzasını taşıyan raporu asıl hazırlayan İttihat ve Terakki’ye düşmanlığıyla tanınan, elçiliğin baş tercümanı Fitzmaurice idi. Londra dışında Hindistan, Mısır ve İran’daki İngiliz diplomatik temsilcilerine de gönderilen söz konusu rapor, Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar İngiltere’nin İttihat ve Terakki hakkındaki politikalarının belirlenmesinde büyük pay sahibi oldu. Rapora göre, Türkiye’yi yöneten gizli hükümet, başını Talat Paşa’nın çektiği masonlardan oluşuyordu. Yahudiler İttihat Terakki’yi egemenlikleri altına almışlardı. Jön Türkler Yahudi masonluğunun etkisiyle Fransız Devrimi’ni taklit ediyorlardı. Gidişat engellenemezse Türk Devrimi, tıpkı Fransız Devrimi gibi, İngiliz çıkarlarıyla çatışacaktı. Bu durumda Mısır’ın ikinci bir Selanik olması kaçınılmazdı. İngiliz aleyhtarlığının etkisini azaltmak için Jön Türklerin Yahudi ve masonlar tarafından yönetildiği propagandasına ağırlık verilmeliydiv . Raporda Ittihat ve Terakki’ye yönelik Siyonizm suçlamaları da geniş yer buluyordu. Bu suçlamaların asıl nedeni, İngiliz diplomasisinde hakim olan Alman kökenli Theodor Herzl’in başını çektiği Siyonist hareketinin, Alman çıkarlarına hizmet ettiği inancıydı.vi İngiliz dış politikasının bu iddiası zamanla yerli gericiliğin önemli unsuru haline gelecekti. Komplo teorilerinin Aydınlanma ve devrim düşmanı karakteri, bu çevreler açısından cezbedici bir özellik taşıyordu.
Lowther Raporu’nda İttihat ve Terakki’nin masonlukla, Siyonistlikle, Yahudilerin ve Maliye Bakanı Cavit Bey üzerinden Dönmelerin kontrolünde olmakla suçlanması, komplo teorisyenlerine gerekli cephaneyi sağlıyordu. Bu ideolojik çimento sayesinde gerici kesimler arasında Selanik Dönmeleri aleyhine dolaşan rivayetler büyük bir komplo iddiası biçiminde bir araya getirildi. Bu dönemde Selanik Dönmeleri hakkında ilk kitap ve broşürler yayımlanmaya başlayacaktı.
Selanik Dönmeleri hakkında dilimizde basılmış ilk yazı, Selanik’te askeriye başkatipliği vazifesinde bulunmuş olan Ahmed Safi’nin “Dönmeler Adeti” başlıklı makalesidir. Ahmed Safi 1926 yılında ölene kadar kendi el yazısıyla 3350 sayfa ve 18 cilt tutan Sefinetü’s-Safi (Safl’nin Gemisi) isimli bir çalışma kaleme almıştı. “Dönmeler Adeti” başlıklı makale, bu çalışmanın 5. cildinde 444-466. sayfalarında yer alıyordu.vii
1911 yılında Mülkiye kaymakamlarından Leskovikli Mehmed Rauf tarafından kaleme alınan İttihat ve Terakki Cemiyeti ne idi? isimli 112 sayfalık kitap da, Dönmelere yapılan saldırılara bir yanıt niteliğindeydi. Kitapta Selanik Dönmelerinin hürriyet mücadelesindeki fedakarlıkları ve eğitime verdikleri önem anlatılarak, kendilerinden kuşkulananların cahil oldukları söyleniyordu.viii
Selanik Dönmeleri’nin aleyhinde bir başka propaganda kitapçığı ise, 1919 yılında İstanbul’da yayımlandı. Şemsi Matbaası’nda basılan Dönmeler, Honyus, Kuvaryus, Sazan adlı kitapçık komplo teorileri açısından yeni bir dönemin haberini vermekteydi. Yazarı bilinmeyen 15 sayfalık bu kitapçıkta Selanik Dönmeleri bütün kötülüklerin nedeni olarak gösteriliyorlardı.ix Aynı yıl içerisinde Emekli Binbaşı Sadık tarafından Dönmelerin Hakikati başlıklı 32 sayfalık bir başka kitapçık yayımlandı. Söz konusu kitapçıkta Dönmeler başlıklı kitapçıktaki iddialar reddediliyordu.x
ikinci Dönem: Cumhuriyet Devrimi sonrası
Cumhuriyetin ilanından sonra, 1924 yılında, Selanik Dönmeleri ile ilgili iddialar tekrar gündeme geldi. Söz konusu iddiaların tekrar gündeme gelişinin nedenlerinden birisi de Cumhuriyet Devrimi’ne karşı
çıkan unsurların muhalefetlerini komplo teorileriyle göstermeyi tercih etmeleriydi. Ama bu iddiaların yayılmasının asıl nedenini, bu tarihte gerçekleştirilen Nüfus Mübadelesi’nde ve Yahudi tüccarların Rum ya da Ermeni meslektaşlarının yerlerini almaları üzerine toplumda oluşan tepkide aramak daha gerçekçi görünmektedir. Bu durum azınlıkların ticarete hakim olmalarına karşı oluşan Batı karşıtı milliyetçi tepkinin Yahudilere yönelmesine neden olacaktı.xi Eğitimleri ve ticarete olan hakimiyetleriyle bilinen Selanik Dönmelerinin bu tepkiden paylarına düşeni almaları kaçınılmazdı.
Selanik Dönmeleri ile ilgili tartışma Karakaşzade Rüştü’nün 1 Ocak 1924 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne verdiği bir şikayet dilekçesiyle başladı. Karakaşzade Rüştü dilekçesinde aslen ve ırken Yahudi olan, İslamiyet maskesi altında kendi adetlerini sürdüren Dönmelerin Türk ve Müslüman olmadıklarını ileri sürüyordu. Karakaşzade Rüştü’ye göre Dönmeler Mübadele esnasında Türkiye’ye alınmamalıydılar. Söz konusu dilekçenin Yedi Gün gazetesinde yayımlanmasından sonra Dönmelik tartışması ülkenin gündemine oturacaktı. Karakaşzade Rüştü’nün açıklamaları özellikle Vakit gazetesinde geniş yer buldu.xii Vatan gazetesinde Ahmet Emin Yalman’ın Karakaşzade Rüştü’nün açıklamalarını eleştirmesi Sebilü’r-Reşad gibi dinci dergilerin de işin içine girmesine ve tartışmanın giderek büyümesine neden oldu.
İşin tuhaf tarafı, aynı dönemde Atina’da da benzer bir teşebbüs gerçekleşmişti. Dönme olduğunu iddia eden Mustafa Efendi isimli bir kişi buradaki meclise verdiği bir dilekçede aslen Yahudi olduklarını ve bu yüzden Mübadele’den muaf tutulmaları gerektiğini ileri sürüyordu.
Aslında Nüfus Mübadelesi gibi geniş çaplı bir olayda büyük hoşnutsuzlukların yaşanması son derece doğaldı. Nitekim Yunanistan’dan gelen nüfusun iskanı sırasında çeşitli sıkıntılar yaşanmıştı. Bunun dışında hükümetin Rumların Mübadelesi konusunda Yunanistan ile anlaştığı iddiaları büyük tepki doğurdu. 17 Ağustos 1924 tarihinde İstanbul Sultanahmet’te konu ile ilgili bir de miting yapılacaktı.
Mübadele sırasında basın, ısrarla, göçmenlerin iyi karşılanmasının milli bir vazife olduğunu söylüyordu. Ama zaman içerisinde göçmenler ile ile yerli halk arasında gerginlikler ortaya çıktı. Karakaşzade Rüştü’nün dilekçesini bu dönemde vermesi son derece anlamlıdır. Dilekçe etrafında başlayan tartışma çerçevesinde Mübadele ile gelenlere karşı oluşan tepki somut bir biçimde ortaya dökülecekti. Söz konusu tepkinin göçmenler içerisinde Selanik Dönmesi olmayan kesimlerin de işine geldiği açıktır. Geçmişte Selanik’te sınıfsal bir temele sahip olan Dönmeler ve Dönme olmayanlar arasındaki gerilim, Mübadele sonrasında yaşanan tartışmalarla boşalmaya başlıyordu.xiii Gerek yerli gerekse de Dönme kökenli olmayan Selanikliler arasında Dönmeler ile ilgili rivayetlerin yayılmasının ana nedeninin, Mübadele’de gelenlere paylaştıniması planlanan mülkler olduğu anlaşılmaktadır.
1924 yılından bahsederken aynı tarihte hilafetin kaldırıldığını da unutmamak gerekmektedir. Bu durum Kafkasya ve Anadolu’da yayımlanan gazetelerde antisemitik bir kampanyanın ortaya çıkmasına neden olmuştu. Bu kampanyaya göre Dönmeler, Osmanlı devletini yıkarak ve hilafeti kaldırarak hain emellerini gerçekleştirmişlerdi. Devrim karşıtı çevreler, esas olarak Lowther Raporu’nun iddialarına dayandırdıkları kampanyalarında, Mustafa Kemal Atatürk’ün de Selanik kökenli olduğunun altını özenle çizmekteydiler.
Karakaşzade Rüştü’den sonra Selanik Dönmeleri ile ilgili iddialar Bakırköy’de bir okulda görev yapan İbrahim Alaettin Gövsa’nın yazdığı Sabatay Sevi isimli kitapçıkta dile getirildi. İşin tuhaf tarafı, Gövsa aynı zamanda İttihat ve Terakki’nin muhaliflerinden ve ilk komplo teorisyenlerinden Miralay Sadık’ın da yeğeni oluyordu.xiv
Üçüncü dönem: İsrail’in kuruluşu
İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesinin ardından ülke ve dünya çapında bir dizi önemli olay gerçekleşti. Bunlardan birincisi ABD merkezli bir antikomünizmin hem Türkiye’de hem de dünyada yükselişe geçmesidir. Bu durumun komplo teorileri üzerindeki etkisi ortaya çıkmakta gecikmedi. Yerli komplo teorisyenlerinin yeni kıblesi artık ABD olmuştu. Bu tarihten 1980’li yıllara kadar artık komplo teorilerinde baş düşman komünizm olmuştu.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında, dönemi etkileyen bir diğer önemli olay ise, 1948 yılında İsrail’in kurulması oldu. Bu durum Türkiye’de bir tepkinin doğmasına neden olmuştu. Bu dönemde Türkiye’de basının Yahudilerin kontrolünde olduğu şeklindeki iddiaların ortaya atılmasının temelinde de İsrail’in kuruluşunun yarattığı ruh halini aramak gerekmektedir. Türkiyeli Yahudilerin İsrail’e göçlen bu tepkiyi daha da artıracaktı. Bu tepki, Selanik Dönmeleri hakkındaki iddiaların tekrar ortalığa dökülmesine neden oldu. Örneğin 1949 yılında Ahmet Emin Yalman’ın Nazım Hikmet’in serbest bırakılması için kampanya düzenlemesi komplo teorilerine eğilimli kesimler tarafından, ABD’nin aktif çabalarıyla yükselen antikomünizmin de etkisiyle, “Dönme-komünist işbirliği”nin bir neticesi olarak algılanmıştı.xv Aynı tarihte İzmir’de yayımlanan Salamona Bomba isimli haftalık gazetede, Yahudilerin İsrail’e gidişi eleştirilirken aynı zamanda Dönme kökenli İzmir Belediye Başkanı Osman Kibar da hedef alınıyordu.xvi
1952 yılında Dönme olduğunu iddia eden Nazif Özge’nin Büyük Doğu gazetesine yaptığı açıldamalarla Selanik Dönmeleri tekrar gündeme geldi. Özge’nin iddiaları o kadar karışıktı ki, Büyük Doğu bile Özge’nin intikam peşinde koşan dengesiz birisi olduğunu ifade edecekti. Ama Büyük Doğu bütün bunlara rağmen Özge’nin iddialarını yayımlamayı tercih etmişti.xvii
Dördüncü dönem: Büyük Ortadoğu Projesi ve Ilımlı islam
1980’li yıllara kadar dinci ve milliyetçi akımlar, esas olarak ABD’nin Yeşil Kuşak Projesi yüzünden antikomünizme özel bir önem veriyorlardı. ABD bu yolla hem Sovyetler Birliği’ni İslamcı bir çemberle kuşatmayı hem de Türkiye gibi ülkelerde İslamcılığı sola karşı bir barikat olarak kullanmayı hedefliyordu. Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla birlikte, ABD tek başına dünya hakimiyetini sağlamak amacıyla yeni projeler arayışına başladı. Bu dönemde ortaya çıkan ve ABD’nin yönetimindeki tek kutuplu bir dünyayı öngören Yeni Dünya Düzeni, tam da bu ihtiyaca cevap vermek üzere üretilmişti.
Yeni Dünya Düzeni’nin en önemli bileşeni Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) adı altında ortaya çıktı. ABD, BOP çerçevesinde, Fas’tan Pakistan’a kadar 22 ülkeyi kapsayan büyük bir coğrafyanın siyasal, askeri ve ekonomik yapısını değiştireceğini ilan etti. açtı. “Ilımlı İslam” fikri ilk olarak ABD’nin Ortadoğu’yu hedef aldığı bu dönemde ortaya atılmıştı. ABD’nin Ortadoğu uzmanı Graham Fuİler’e ve CIA İstasyon Şefi Paul Henze’e göre artık Kemalizm dönemi bitmişti. Türkiye Yeni Dünya Düzeni ile bütünleşmek istiyorsa ihtiyaç duyacağı ideolojik kimlik “Ilımlı İslam” olmalıydı. “Ilımlı İslam” projesi geçmişten beri ABD ile yakın ilişkide bulunan gerici kesimler arasında da büyük rağbet görecekti.
Bu yeni dönemde Türkiye’deki komplo teorilerinde de önemli değişiklikler yaşandı ve 1970’li yıllarda artık pek fazla kullanılmayan Selanik Dönmeleri vurgusu tekrar gündeme geldi. Komplo teorilerinde antikomünizm yerini Cumhuriyet Devrimi düşmanlığına bırakıyordu. İttihat Terakki’yi yıpratmak için ortaya atılan Selanik Dönmeleri ile ilgili rivayetler bu ihtiyaca çok uygundu. Türkiye’nin içerisinde bulunduğu siyasi ve toplumsal krizin yanı sıra, etkilerini giderek daha fazla hissettirmeye başlayan internetin ve popüler kültürün de yardımlarıyla, komplo teorileri daha önce hiç olmadığı kadar büyük bir güç kazandılar.
Yeni dönemde Selanik Dönmeleri hakkındaki rivayetlerin ve komplo iddialarının yayılmasında Ilgaz Zorlu’nun önemli bir rolü vardı. Birikim, Tarih ve Toplum, Toplumsal Tarih dergilerinde yayımlanan makalelerinde Selanik Dönmesi olduğunu ifade eden Zorlu, daha sonra bu makaleleri “Evet, Ben Bir Selanikliyim” isimli kitabında toplayacaktı. Zorlu’nun kurduğu Zvi-Geyik Yayınevi Selanik Dönmeleri ya da yeni dönemdeki adıyla Sabetaycılar hakkındaki bütün komplo teorilerini ve hurafeleri arka arkaya yayımlayarak yeni bir dönemin başlamasına neden oldu. İşin tuhaf tarafi, Zvi-Geyik Yayınevi’nin kanat- ları arasına girerek pertavsızla etrafta Sabetaycı arayanlar, hemen yanı başlarındaki Zorlu’nun İsrail ile olan somut ilişkilerini, bir türlü göremiyorlardı.
Yeni dönemde Selanik Dönmeleri hakkındaki komplo teorilerinin yayılmasında Yalçın Küçük’ün de payı vardı. Küçük’ün iddiası siyasette bir “Copernicus Devrimi” yapmaktı.xviii Copernicus’a kadar insanlar dünyanın sabit olduğuna ve yıldızların döndüğüne inanıyorlardı. Copernicus ise, sistemin hareket noktasını değiştirerek dünyanın hareket ettiğini, sabit duranın yıldızlar olduğunu ileri sürmüştü. Yalçın Küçük de yakın tarihimize bakarken hareket noktasını değiştirdiğini ileri sürüyordu. Yeni hareket merkezi olarak “Sabetayistler” dediği Selanik Dönmelerini seçen Küçük’e göre “Sabetayizmi ihmal ederek veya görmeyerek, Tanzimat’tan bu yana Türkiye modemizasyonunu, edebiyat ve basın tarihini yazmak imkansızdır, belki de şimdiye kadar imkansız deneniyordu.xixKüçük’ün hareket merkezi değişmiş yeni tarih kurgusuna göre, İttihat Terakki ile Ulusal Kurtuluş hareketinde Sabetayistler büyük bir ağırlığa sahiptiler. Sabetayistler daha sonra sırasıyla Demokrat Parti’yi ve CHP içinde Bülent Ecevit’i desteklemişlerdi. 27 Mayıs sonrası Milli Birlik Komitesi’nde ve 12 Mart Darbesi’nin yöneticileri arasında da bulunan Sabetayistler, TİP’i ve solu yıkmayı kendilerine misyon bellemişlerdi.
Yalçın Küçük’ün o güne kadar İslamcıların tekelinde olan bir konuya farklı bir bakış açısıyla yaklaşma iddiası, Selanik Dönmeleri ile ilgili rivayetlerin ve komplo teorilerinin popülerleşmesinde önemli bir kilometre taşı olmuştu. Küçük’ün açtığı çığın bir diğer önemli ismi ise Soner Yalçın oldu. Fakat gerek Küçük’ün gerekse Yalçın’ın kitaplarında dile getirdikleri tezlerin orijinal olduklarını söylemek güçtür. İnternet ortamında dolaşan benzerlerine bakıldığında, söz konusu tezlerin, yerli komplo teorisyenlerinin kolektif ürünü sayılması gerektiği anlaşılacaktır. Yerli komplo teorisyenlerinin kolektif dağarcığından beslenen Küçük ve Yalçın’ın tezleri kornplo teorilerine “sol bir bakış açısı” getirme iddiasındadır. Oysa söz konusu tezlerin siyasi neticelerine bakıldığında bu farklılaşma iddiasının ciddiye alınamayacağı görülecektir. Dolayısıyla, Küçük’ün ve Yalçın’ın tezleri özelinde, bütün yerli komplo teorileri dağarcığımızın ele alınması mümkündür. Bu durum Küçük’ün ve Yalçın’ın ileri sürdüğü tezlerin ve sonuçlarının incelenmesini daha da önemli hale getirmektedir.
Soner Yalçın Efendi isimli kitabında Sabetayist olduklarını ileri sürdüğü Evliyazadeler aracılığıyla bir Türkiye tarihi yazmaya çalışmıştı. Küçük’ün kitaplanndaki iddiaları tekrarlamaktan öteye gidemeyen Soner Yalçın’ın yazdıklarına bakılırsa, Türkiye’nin devrimci tarihinde ne varsa hepsi “Dönmelerin eseri” idi. Mustafa Kemal de dahil olmak üzere İttihat ve Terakki’nin ve Cumhuriyet Devrimi’nin neredeyse bütün kadroları Dönme ya da masondular. Kurtuluş Savaşı bile Yunanlılarla arası iyi olmayan Yahudiler ve Dönmeler sayesinde kazanılabilmişti.xx
Yalçın, Beyaz Müslümanların Büyük Sırrı isimli, konuyla ilgili ikinci kitabında ise Vaka-i Hayriyye’den Cumhuriyet Devrimi’ne kadar tarihimizdeki bütün toplumsal olayların Hıristiyan-Yahudi çekişmesinin sonucu olduğunu ileri sürdü. Soner Yalçın’a göre Yeniçeri Ocağı ilk Müslüman-Türk sermaye birikimini sağlamıştı. Rumların gözden düşmesiyle güçlenen Ermeniler, Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasını ve yerine Nizamı cedid’in almasını istemişlerdi. Yahudilerin buna karşı çıkması sonucunda ise, Yahudi-Bektaşi ittifakının ilk adımı atılıyordu. 16. yüzyıldan itibaren Yahudi-Müslüman ittifakı Ermeni- Rum sermayesiyle karşı karşıya gelmişti. Soner Yalcın’a göre. Yahudi sermayesiyle iç içe olan Yeniçeri Ocağı bu yüzden kapatılmıştı. Yahudiler, Bektaşi Türkler ve tabii Sabetayistlerin bu duruma yanıtı ise, “Ittihat ve Terakki” adı altında örgütlenerek iktidarı tekrar ele geçirmek olmuştu. Aynı unsurlar Cumhuriyet’i kurarak ve 1924 Mübadelesi ile Hıristiyanlardan intikam almaya devam edeceklerdi.xxi
Dinci-milliyetçi çevreler geçmişte komplo teorileri aracılığıyla Ittihat ve Terakki’den Kemalistlere kadar Türkiye’nin bütün ilerici birikimini, sosyalistleri ve Alevilen “Sabetayist” ilan etmeyi hedeflemişlerdi. Bu yüzden söz konusu iddiaları içeren metinlerde Mithat Paşa, Halide Edip, Talat Paşa, Hasan Ali Yücel, Nazım Hikmet, Mehmet Ali Aybar gibi isimler sürekli tekrarlanıyordu. Yalçın Küçük’ün ve Soner Yalçın’ın yaptıkları, geniş kitleleri Cumhuriyet Devrimi’ne ve sola karşı yönlendirmeye çalışan bu dedikoduları tekrarlamaktan ibaretti. Dinci basının büyük ilgi gösterdiği bu kampanyada, bütün önderleri Yahudi ve/veya Selanik Dönmesi ilan edilen Cumhuriyet Devrimi, halktan kopuk gizli bir tarikatın üyeleri tarafından hayata geçirilmiş bir iktidar değişimi şeklinde gösteriliyordu.
ABD’nin Ortadoğu’yu hedef aldığı bir dönemde ortaya atılan “Ilımlı İslam” kavramının Selanik Dönmeleri ile ilgili rivayet ve komplo teorileri açısından bir milat olduğu görülmektedir. Söz konusu komplo teorilerinin siyasi sonuçlarına ve bu sonuçların ABD’nin bölge politikalarıyla örtüşmesine bakıldığında bu tarihlendirme daha da anlam kazanacaktır. Bu konuda Küçük’ün ve Yalçın’ın özellikle Kıbrıs Meselesi ile ilgili tezlerini incelemek son derece öğretici olacaktır.
Yalçın Küçük’e göre Yahudi lobisi ile Türkler Kıbrıs konusunda ortak bir paydaya sahiptirler ve uluslararası Yahudi lobisi bu yüzden Kıbrıs’ta Türk tezini desteklemektedir. Bu durumun bir de tarihsel arka planı vardır: Osmanlı devletinin Kıbrıs’ı almasına Kıbns kralı olmayı düşleyen Yasef Nasi’nin şahsında Yahudi lobisi neden olmuştur. Yaklaşık 300 yıllık bir aradan sonra İngiliz emperyalizminin ihtiyaçlarından ziyade Yahudi kökenine bağlı İngiltere başbakanı Disraeli, Abdulhamid ile anlaşarak Kıbrıs’ın idaresini Büyük Britanya’ya geçirecektir. xxii Küçük’e göre, Kıbrıs ‘in taksiminde diğer bir önemli rolün Yahudi Henry Kissenger tarafından oynanması tesadüf değildir.xxiii Uluslararası Yahudi lobisi, hem Kıbrıs hem de diğer meselelerde Türkiye’deki çıkarlarını kollamak için Dönme kökenli Simavilere Hürriyet gazetesini çıkarttırır. Yahudiler Türklerin egemenliği altındaki yerlerde farklı azınlıklara, özellikle de Yunanlılara, tahammül edememektedirler.xxiv Uluslararası Yahudi lobisinin Kıbrıs’ta ve diğer meselelerde Türkiye yanlısı ve Yunanistan karşıtı tutumunun nedenlerinden birisi de bu tahammülsüzlüktür. Rauf Denktaş’ın ve Mümtaz Soysal’ın Dönme kökenli olduğunu iddia eden Yalçın Küçük’ün tezleri, Kıbrıs’ta ABD’nin ve AB’nin tezlerini savunmaya ve Karen Fogg’u uluslararası Yahudi Partisi’ne karşı mücadele eden bir diplomat ilan etmeye kadar varmaktadır.xxv Bu durum, hangi niyetle savunulursa savunulsun, komplo teorilerinin genci içeriğini ve bunları savunmanın varacağı politik sonuçları göstermesi açısından anlamlıdır.
Ermeni Soykırımı iddiaları ve komplo teorileri
Yalçın Küçük’ün ve Soner Yalçın’ın, kitaplarında sıklıkla Yahudiler ile Ermeniler ve/veya Yunanlılar arasında tarihi bir hesaplaşma olduğunu iddia etmeleri aslında anlamlıdır.xxvi Her ikisi için de çıkış noktası olan bu hesaplaşma ve komplo tezi, aslında Birinci Dünya Savaşı sırasında ABD’yi savaşa sokmak için Ermeni Tehciriyle ilgili soykırım iddialarına özel bir önem veren İngiltere tarafından imal edilmişti. İngiltere bu dönemde Mavi Kitap’ı hazırlayarak Ermenilerin soykırımı iddialarıyla ABD ‘deki kamuoyunu etkilemeyi amaçlamıştı. Hıristiyanlığı ilk seçen halk olan Ermenilerin katledildikleri iddiaları Batı’daki komplo teorisyenlerine de çekici gelmişti. Böylelikle komplo teorisyenleri Lowther Raporu’ndan edindikleri cephaneyi. bu kez de Ermeni Meselesiyle ilgili kullanmaya başladılar. Bu yeni çerçeveye göre Ermenileri katledenler Selanikli mason Yahudiler olmuştu. İlluminati hakkındaki akıl dışı iddialarıyla tanınan Texe Marrs’ın tezleri bu konuda iyi bir örnektir.xxvii Marrs’a göre Neron, Adam Weishaupt ve Robespierre Yahudi oldukları için Hıristiyanlan öldürmüşlerdi. Ermenilerin Yahudi masonlar tarafından katledildiklerini kanıtlamak için ünlü Lowther Raporu’na gönderme yapmayı yeterli sayan Marrs, aslında okuyucu kitlesinin dini duygularını harekete geçirerek kendi görüşleri için taraftar toplamayı hedeflemekteydi. Batı’daki genci çevreler arasında büyük rağbet gören bu iddia kısa zaman içerisinde yerli komplo teorisyenleri tarafından da benimsendi. Batı’daki antisemitik duyguları harekete geçirmek için ortaya atılan komplo teorileri Türkiye’de tarihin yeniden yazılmasını gerektiren müthiş buluşlar gibi sunulacaktı.
Hazarlar ve Büyük Ortadoğu Projesi
1994 yılında İsrail Cumhurbaşkanı Ezer Weizmann’ın Türkiye’yi ziyareti öncesinde Hillel Halkin adlı bir gazeteci Atatürk’ün Yahudi kökenli olduğunu ve bu durumun ifade edilmesinin Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkileri iyi yönde etkileyeceğini ileri sürüyordu. Halkin New York’ta yayımlanan Forward isimli Yahudi gazetesinde de yer alan iddiasını tanınmış Yahudi gazeteci İtamar Ben Avi’nin günlüğünde geçen bir cümleye dayandınyordu. Buna göre 1911 yılında Kudüs’te Kamenitz Oteli’ndeki bir görüşme sırasında Atatürk İtamar Ben Avi’ye kendisinin Sabetay Sevi’nin soyundan geldiğini söylemişti.
Halkin’in çıkışını basit bir işgüzarlık olarak ele almamak gerekmektedir. Arap ülkeleriyle sarılı bir coğrafyada hem nüfus hem de müttefik sıkıntısı çeken İsrail açısından bu türden ortak köken iddiaları son derece uygundur. 1991 yılında düzenlenen Süleyman Operasyonu ‘nda Etiopya’daki Falaşa denilen Yahudi kökenli zencilerden 15 bininin bir gecede İsrail’e getirildiği hatırlanırsa, bu sıkıntının büyüklüğü daha iyi anlaşılır. Guardian gazetesinin 7 Ağustos 2002 tarihli sayısında yer alan bir haberde Peru’daki bir grup kızılderilinin Museviliği seçtiğinden bahsedilmesi, söz konusu sıkıntının bazen tuhaf sonuçlara da yol açtığını göstermektedir. Yeni dönemde artık “Sabetaycılar” denmeye başlanılan Selanik Dönmeleri ve Musevi Hazar Türkleri hakkındaki yayınların yoğunlaşmasını bir de bu çerçeveden değerlendirmek gerekiyor. Cumhuriyet Devrimi ‘nin önderlerinin Yahudi kökenli olduğunun iddia edilmesi aslında Israil’in bölgedeki menfaatleriyle örtüşmektedir.
Batı’da Hazarlar aslında uzun zamandır komplo teorilerinin önemli unsurlarından birisi haline gelmişlerdi. Kitapları Almanya’da yasaklanan neonazi Jan Van Helsing’e göre, dünyanın karşı karşıya olduğu tehlikenin başlıca kaynağı olan Hazar Yahudileri Almanya’yı yöneten asıl güçtü. Helsing de bu iddiasını kanıtlamak için “isimbilim”e baş vurarak Helmut Kohl’un gerçek adının Henoch Kohn olduğunu ileri sürüyordu.
Hazarların komplo teorisyenleri tarafindan ilgi görmesinin bir başka nedeni de Arthur Koestler’in Onüçüncü Kabile isimli kitabında dile getirdiği Doğu Avrupa’daki Eşkinaz Yahudilerinin kökeninin Hazar Türkleri olduğu iddiasıdır. Genellikle neonazi hareketlere yakın komplo teorisyenlerine göre Yahudiler ile anlaşan Adolf Hitler aslında Hazar Türklerini yok etmişti. Yahudiler ise, soylarını Hazarlardan korumak için Hitler’in yaptıklarını desteklemişlerdi. Soykırımı reddetmek ve Hitler’i aklamak isteyen komplo teorisyenleri arasında Hazarlara gönderme yapma alışkanlığının nedeni aslında bu akıl dışı iddia olmuştu.27
Yerli komplo teorisyenleri Hazar Türkleri ile ilgili bu iddiaların kullanım değerini anlamakta gecikmediler. Metal Fırtına kitabının yazarlarından Orkun Uçar’a göre Siyonist liderler, Hitler’i komünistlere ve İsrailoğlu soyundan olmayan Yahudilere karşı kullanarak İsrail devletinin kuruluşunun zeminini hazırlamışlardı.28
Hazarlar ile ilgili iddiaların Türkiye’de, tıpkı son dönemde Sabetaycılar hakkındakiler gibi, esas olarak Büyük Ortadoğu Projesi sonrasında gündeme gelmesi son derece anlamlıdır. Kevin Alan Brook’un Hazar Yahudileri- Bir Türk İmparatorluğu isimli kitabı söz konusu sürecin en iyi örneklerinden birisidir. Brook “Yahudi kökenlerini yükseltmek için” yazdığını söylediği kitabında, Arthur Koestler ‘in Onüçüncü Kabile isimli kitabında dile getirdiği ve hiçbir bilimsel dayanağı olmayan Eşkenaz Yahudilerinin kökeninin Hazar Türklerine dayandığı tespitini biraz farklılaştırarak tekrarlamaktadır. Brook’a göre Hazarların hiküyesi Judaizmin birçok Türk halkı tarafından benimsenen cazip bir alternatif olduğunu kanıtlamaktadır. Hazarlar aynı zamanda tarihte Museviliğe büyük çapta dönüşler olmadığı tezini de çürütmektedir. Üstelik Brook’a göre Türkler Tekvin ‘de adı geçen Gomer ‘in Oğlu Togarmah’tan türemişlerdir, ki bu durum onları İsrailoğulları ile zaten akraba yapmaktadır. Hazar devletinin bir tür “Yahudi Ergenekonu” olduğunu ileri süren Brook’a göre Alperowitz ve Alperovitch gibi soyadları Türkçe “Alper” isminden gelmektedir.29
Eşkenaz Yahudilerinin Türk kökenlerini kanıtlamak için uğraşan Brook’un kullandığı yöntem aslında yerli komplo teorisyenlerininki27 Aytunç Aıtındaı’a göre aslen Yahudi oıan Hitler gizli güçler tarafından Almanya’nın başına
getirilmiştir. Aytunç Altındal, Bilinmeyen Hitler, Alfa Yayınları, 12. Basım, Kasım 2004. 28 Orkun Uçar, Metal Fırtına 2 Kayıp Naaş, Altın Kitaplar, Ağustos, 2005, s.
29 Kevin Alan Brook, Hazar Yahudileri, Nokta Kitap, Çev. İsmail Çulcalı, Şubat 2005.;1
nin aynıdır. Bu müthiş yöntemi şöyle özetlemek mümkündür: Birincisi, herkes aksi kanıtlanana kadar Yahudi kökenlidir. İkincisi, birisinin Yahudi kökenli olduğuna dair kanıt olmaması onun Yahudi kökenli olmadığını kanıtlamamaktadır. İşin tuhaf tarafı, Brook söz konusu yöntemi yalnızca Türklere uygulamamaktadır. Brook’a göre 2001 yılında İsrailli bilim adamları tarafından yapılan bir araştırma Seferad Yahudileri ile Kürtlerin de akraba olduklarını kanıtlamıştır. Brook aynı yerde Kürtler ve Yahudilerin ortak bir kökene sahip olduklarına işaret eden bu heyecan verici araştırmaların Kürtleri ve Yahudileri birbirini tanımaya ve “Kuzey Irak’ta son yıllarda sahip oldukları dostluğu sürdürmeye” teşvik edeceğini umduğunu söylemektedir. 30 Brook gibilerinin Büyük Ortadoğu Projesi’nin zorla hayata geçirilmeye çalışıldığı bir dönemde bu stratejik bölgede yaşayan neredeyse bütün toplulukların Yahudi bir kökene sahip oldukları iddia etmeleri kuşkusuz anlamlıdır.
Öte yandan, İsmet Siverekli’nin aynı dönemlerde yayımlanan Kürt-İsrail İlişkileri Kürdistanlı Yahudiler isimli kitabı Brook’un mesajının alındığını göstermektedir. Kürtlerle Yahudiler arasındaki ilişkiyi İbrahim Peygamberden başlatan Siverekli, İbrahim Peygamberi Kürt ilan ederek ırki bir yakınlık da kurmaktadır. Kevin Alan Brook’un gösterdiği yoldan giden Siverekli Kürtlerle Yahudiler arasında akrabalık kurma çalışmalarının ABD’nin Irak’ı işgaliyle başladığını ifade etmekten çekinmemektedir. Siverekli’ye göre ABD işgaliyle bir araya gelen bu iki akraba topluluğun ittifakı bölgeye huzur getirecektir.3’
Komplo teorileri emperyalizmin önünü açıyor
Selanik Dönmeleri hakkında ortaya atılan komplo teorileri dört ayrı dönemde ortaya atılmıştır. 1908 Devrimi’nin hemen sonrasına rastlayan birinci dönemde söz konusu iddialar İttihat ve Terakki yönetimini yıpratmak amacıyla ortaya atılmıştı. İngiliz emperyalizminin çıkarlan doğrultusunda hazırlanan “Lowther Raporu” bu iddiaların asıl kaynağıdır. Lowther Raporu daha sonraları hakim dinin İslam olduğu sömürgelerde devrimci İttihat ve Terakki yönetimine karşı gelişen sempatiyi yok etmek için kullanılmıştı. İngiltere tarafından sömürgelerde propaganda amacıyla dağıtılan rapor sayesinde, Doğu ilk kez komplo teorileriyle tanışmıştı.
Cumhuriyet Devrimi sonrasında devrimi yapan kadrolara karşı muhalefet ve nüfus mübadelesinin yarattığı toplumsal koşullar Selanik Dönmeleri hakkındaki iddiaları tekrar gündeme getirdi. Daha sonra gündemden düşen iddialar İsrail’in kuruluşu esnasında tekrar canlanır gibi oldu. Ama Selanik Dönmeleri hakkındaki komplo teorilerinin dördüncü ve asıl ortaya çıkışı Büyük Ortadoğu Projesi sırasında gerçekleşti. ABD’nin Türkiye için Kemalizm döneminin bittiğini, Büyük Ortadoğu Projesi’ne bağlı olarak “Ilımlı İslam” döneminin başladığını iddia etmesiyle birlikte Selanik Dönmeleri ile ilgili iddialar tekrar piyasaya çıktılar. 1908 Devrimi’ni yapan İttihat ve Terakki’ye karşı mücadele esnasında “imal edilen” söz konusu iddialar, bu kez de Cumhuriyet Devrimi’ni yapan kadrolara karşı kullanılmaya başlanmıştı. Öte yandan BOP’un stratejik bölgelürinde yaşayan neredeyse herkesin Yahudilerle akraba olduğunu ileri süren bu iddialar, bölgede etkisini artırmaya çalışan İsrail’in de işini kolaylaştırmaktadır. İçinde yaşadığımız coğrafyaya geçmişte İngiliz emperyalizmi tarafından Lowther Raporu aracılığıyla sokulan komplo teorileri, günümüzde de ABD’nin önünü açmaktadır. Söz konusu teorileri ortaya atanların kendilerini nasıl tarif ettiklerinin hiçbir önemi yoktur. Nitekim komplo teorilerinden yola çıkılarak vanlan bütün politik sonuçlarm ABD’nin ve İsrail’in politikalanyla uyuşması son derece manidardır.
30 Eşref Günaydın, Yahudi Kürtler Babil’ in Kayıp Çocukları, Karakutu YayınlarI, 4. Baskı,
Ağustos 2004, s. 66 –
iCengiz Şişman, “Gonca-ı Edeb’ten İki ‘Söz”, Tarih Toplum, cilt 38, sayı 223, (Temmuz
,nrn rn
iiMarc David Bear Selanik Dönmelerinin Camisi Ortak bir Gecmişin Tek Yadigarı”Tarih Tolum,cilt 28 sayı 168,(Aralık 1997),s.32
iiiZekariya Sertel, Hatırladıklarım ,Remzi Kitabevi,5 basım ,Şubat 2001,s.70-71
ivOrhan Koloğlu, İttihatçılar ve Masonlar, Pozitif Yayınları, Şubat 2005, s.154
vOrhan Koloğlu, İttihatçılar ve Masonlar, Pozitif Yayınları, Şubat 2005, s. s.178-187
viOrhan Koloğlu, İttihatçılar ve Masonlar, Pozitif Yayınları, Şubat 2005, s. 153
viiM. Ertuğrul Düzdağ, Yakın Tarihimjzde Dönmeljk ve Dönmeler, Zvi- Geyik Yayınları, Kasım
2002,
viiiDüzdağ, Yakın Tarjhjmjzde Dönmelik ve Dönmeler, s. 285-288
ixAbdurrahman Kuçük, Dönmeler Tarihi, Rehber Yayınları, Gözden Geçirilmiş ve Genişletilmiş flaveli Yeni Baskı, s.469. Küçük bu kitapçıın yazarının Sait Molla olabileceğini Söylüyor.
xM. Ertuğrul Düzdağ, Yakın Tarihimjzde Dönmeljk ve Dönmeler,s 271-284 Soner Yalçın Efendi isimli kitabında bu kitapçığın yazarının Miralay Sadık olduğunu söyler.
xiRıfat Bali,Cumhuriyet yıllarında Türkiye Yahudileri Bir Türklştirme serüveni (1923-1945),İletişim yayınları ,7 baskı İstanbul 2005,s 53
xiiVakit gazetesinde Karakaşzade Rüştü ile görüşmeyi yapan ve Selanik Dönmeleri hakkında
kampanyanın başlamasına dolaylı olarak hizmet eden Hüseyin Necati, Tansu Çiller’in babasıydı. Yıllar sonra Hüseyin Necati’nin babasıydı. Yıllar sonra Hüseyin Necati’ninde Selanik dönmesi ya da yahudi olabileceği görüşü ortaya atılacaktı. Bakınız Yalçın Küçük Tekelistan 5. Baskı 2004,s,286-291
xiiiMehmet ali Göçkaçtı,Nüfus Mübadelesi Kayıp bir Kuşağın Hikayesi,İlteşim yayınları,2 Baskı,İstanbul 2004,s.209-240
xivİbrahim Alaettin Gövsa ,Sebatay Sevi İzmirli Meşhur Mesih hakkında Bir Sosyal Araştırma,Turan Kitapevi Ekim 2000.
xvRıfat N. Bali, Musa’nın Evlatları Cumhuriyet’ in Yurttaşları, İletişim Yaymİan, 2001,
xviRıfat N. Bali,Cumhurjyet Yıllarıpıda Türkiye Yahudileri Aliya: Bir Toplu Göçün Öyküsü (1946-1949), iletişim Yayınlan, 2. Baskı, 2003; İstanbul, s.242-246.
xviiAkataran Rıfat N Bali “Dönmenin hikayesi Nazif Özge Kimdir? Tarih Toplum,cilt 38,sayı 223,(Temmuz 2002)s.15-21)
xviiiYalçın Küçük Tekelliyet Birinci Cilt,İthaki yayınları,İstanbul,2003 s 356
xixYalçın Küçük Tekelliyet Birinci Cilt,İthaki yayınları,İstanbul,2003 s 341
xxSoner Yalçın “Beyaz Türklerin sırrı “Doğan Kitap,38 baskı ,Ağustos 2004
xxiSoner Yalçın “Beyaz Müslümanları Büyük Sırrı Efendi 2,Doğan Kitap Haziran 2006
xxiiYalçın Küçük Tekelliyet Birinci Cilt,s,239.
xxiiiYalçın Küçük Tekelliyet Birinci Cilt,s,241
xxivYalçın Küçük Tekelliyet Birinci Cilt,s,246
xxv“Türkiye’de yönetimin bir bölümü tarafından sevilmediği ve bir ara persona non grata ilan edilmek üzere olduğunu biliyoruz, bu bir cephedir, ve diğer cepheden bakıldığında, Avrupa Birliği ‘nin Ankara Büyükelçisi Karen Fogg ‘un çok atak bir diplomaı olduğu kesindir, Avrupa yanlısı bir ilişkiler ağı kurmuştu… Büyükelçi Fogg’un konuşmasının bu yanının ilgi çekmesi normaldir, yalnız diskurunda daha önemli bir bölüm vardı ve aktarma gereğini duyuyorum: ‘Türkler duyguları ile hareket ederler. Bunun için büyük sorunlar yaratabiiirler. 1997 koşullarından daha kötü bir durumla karşı karşıya kalınabilir. Bu noktada ABD faktürünü gözden kaçırmamak lazım… Richard Perle’e dikkat edilmeli, Yahudiler’e çok yakın. Türkiye’yi AB’den koparmak istiyor’… Avrupalı bu diplomata göre bunlar (Beyaz Saray’a hakim olan ‘Yahudi komplosu’nun yöneticileri- HH) ve Perle, Türkiye’yi Avrupa’dan koparmak istemektedir; bunu, birincisi üniter ve Avrupa Birliği üyesi bir Kıbrıs’ı önlemekle yapabilirler ve ikincisi, diğer her türlü imkanı deneyebilirler, eğer gerçekten Yahudi Partisi adına hareket ediyorlarsa; Kıbns’ın en azından bir diliminin Türkiye’de ve Türkiye’nin de Avrupa Birliği dışında kalmasında ısrar etmeleri mantıklıdır”. (Yalçın Küçük, Tekeliyet, Birinci Cilt,
s. 262-263).
xxviYalçın Küçük;İsyan Birinci Çilt İthaki yayınları s.475-523
xxviiTexe Marrs İlluminati Entrika Çemberi ;Timtaş yayınları Çeviren Petek Demir 15. baskı Haziran 2006.
Add comment Nisan 27, 2008
Hz. Muhammed’in tarihsel rolu
Özcan Buze
Hz. Muhammed, feodal devrime önderlik etmiş, toplumu yeni bir aşamaya sıçratan hareketin başını çekmiştir. Onun için devrimcidir. Var olan statüyü değiştirmek için harekete geçmiştir, eskinin yıkılıp yeninin kurulması için faaliyet göstermiştir.
İslam dininin kurucusu Hz. Muhammed’in bugün ki çarpıtmanın konusu olduğu görülüyor. Bunlardan biri emperyalist metropollerde, ötekisi ise Ezilen Dünyaya mensup olan Müslüman ülkelerde yapılıyor.
Emperyalist metropollerde, özellikle yaygın ajitatif etkisi olan kitle iletişim araçlarınca yaratılan izlenime göre, Hz. Muhammed şiddete dayalı bir dinin kurucusudur. İsa Mesih barış va’zetmekten başka bir şey yapmamışken, İslam peygamberi eline kılıç almış, ordular yönetmiş, devlet kuruculuğu yapmıştır. Getirdiği din ilerlemeye, gelişmeye açık değildir. O nedenle öğretisi çağdaş dünyaya ayak uydurmanın önünde bir engeldir ve İslam fundamentalizminin nedenidir. Emperyalizm, metropollerdeki kitleler üzerinde Ezilen Dünyanın önemli bir kesimine karşı psikolojik yönlendirme operasyonları yaparken Ortaçağ’dan kalma İslam düşmanlığı ile birlikte Avrupa merkezci kalıpları da kullanıyor. Kuşkusuz Hz. Muhammed ile ilgili iddialar her zaman bu kadar kaba bir şekilde ifade edilmiyor; ince ayarı hitap ettiği kitlenin bilgi düzeyine göre yapılıyor. Örneğin tabloid gazetelerde Hz. Muhammed “terörizmin piri” olarak tasvir edilirken, daha mürekkep yalamış kesimler için “İslam Rönesans yaşamadı”, “Müslümanların Lüther’i olmadı” tezleri piyasaya sürülüyor. Bu tezlerin halkının çoğunluğu Müslüman ülkelerde de Batı’dan etkilenen kimi aydınlar arasında rağbet gördüğü oluyor.
Emperyalizm Müslüman ülkelerde de, bir yandan çağından soyutlanmış, zaman dışı, biçimselliğe indirgenmiş bir Hz. Muhammed anlayışının egemen olmasını sağlamaya çalışırken, “ılımlı İslam” projeleriyle de İslam dinini temel referanslarından uzaklaştırmaya, deyim yerindeyse “Evanjelikleştirmeye” uğraşıyor. Böylece, Müslümanların bu dünya da mal-mülk, öteki dünyada da cennet köşkünden başka şey düşünmeyen, yanı başındaki bir ülkede kardeşleri katledilirken kılı kıpırdamayan, üzerine seccadesini özgürce serebileceği vatan toprakları tehdit altındayken aklını tesettür le bozan insanlar haline getirilme amaçlanıyor. Öte yandan “karikatür provokasyonu” ile aynı insanların biçimsel duyarlılıkları tahrik ediliyor.
Her iki çarpıtmanın kaynağı da emperyalizmdir. Daha somut konuşmak gerekirse ABD emperyalizmidir. Nitekim “karikatür provokasyonu” da Amerika kaynaklıdır. Batı ülkelerinde karikatürleri yayınlayanlar da, Müslüman ülkeler tepkileri örgütleyenler de ABD tarafından denetlenen güçlerdir. ABD’deki küresel iktidar heveslilerinin amacı bir tür medeniyetler çatışması”yla bütün Batı alemini kendi safına çekip Müslüman ülkelere, özellikle İran ve Suriye’ye yüklenmektir. “Karikatür provokasyonu” ancak Büyük Ortadoğu Projesi bağlamı içerisinde anlaşılabilir.
TarihseI materyalisilere düşen görev
İslam dininin kurucusu Hz. Muhamed bugün emperyalizmle kol kola giren Şeriatçı gericilere karşı da, onu dinsel gericiliğin kaynağı olarak göstermeye çaılışan Avrupa merkezciliğe ve Şarkiyatçıığa karşı da savunulmalıdır. Ait olduğu yere, ilerici insanlığa mal edilmelidir. Bu öncelikle bilimsel sosyalistlere düşen bir görevdir. Çünkü bugün Aydınlanmanın başını çekme görevini üstlenmiş olan bilimsel sosyalistler, tarihe ve dine diyalektik maddeci açıdan bakarlar.
Atatürk nasıl Atatürkçülük adına Natotürkçülük yapanlara terk edilemezse,Hz Muhammed de emperyalist merkezler tarafından yönlendirilen Şeriatçı gericilerin halkı aldatma ve dinsel duyguları sömürmekte kullanacakları, tarihsel rolünden kopartılmış bir efsane kahramanı olmaya bırakılamaz. Tarihte olumlu rol oynamış bütün büyük şahsiyetler gibi Hz. Muhammed de sahtekarların tekelinden kurtarılmalıdır.
“Sol” içinde Milli Demokratik devrimimizin en büyük atılımını yapan hareketin nden Atatürk’ü burjuvaziye hediye edenler olduğu gibi, dinsel gericilikle mücadebahanesiyle Hz. Muhammed’in tarihte oynadığı rolü önemsizleştirmeye, hatta karalamaya çalışanlar da vardır. Atatürk’ün ait olduğu yere mal edilmesinde bilimsel sosyalistler nasıl kararlı bir mücadele vermişse, Hz. Muhammed’in de emperyalizmin hizmetindeki dinci gericiliğin elinden alınması gerekmektedir. Çünkü Hz. Muhammed tarihte oynadığı rol itibarıyla ilerici insanlığın mirasına dahildir.
Hz. Muhammed neden ilericidir?
Bir şahsiyetin tarihte ilerici bir rol oynayıp oynamadığı değerlendirilirken onun toplumsal eyleminden hareket
edilmelidir. Hz. Muhammed’in toplumsal eylemi nedir?
Hz. Muhammed, Arap yarımadasının kabile toplumundan feodalizme geçişini sağlayan toplumsal devrimin önderi olmuştur. Onun rolü de bu tarihsel çerçeve içinde değerlendirilebilir. Daha geniş bir tarihsel perspektifle bakıldığında ise, bütün İslam aleminde ortak olan bir “İslam Uygarlığı”ndan söz edilebilirse, Hz. Muhammed bu uygarlığın temel ideolojik referanslarını formüle eden tarihsel şahsiyettir. O bakımdan, toplumsal eylemini Arap yarımadasında oynamış olmakla birlikte, tarihsel önemi dünya çapındadır.
Hz. Muhammed, Ortadoğu dünyasında bir çağı sona erdirip yeni bir çağın açılmasına yol açan bir toplumsal devrimin önderidir. Arapları devletleştirme ve uygarlık aşamasına yükselten, bu yükselmenin ideolojisinin içeriğini tanımlayan, siyasal hareketi örgütleyen, devrimin iktidarı alma aşamasını başarıyla tamamlayan önderdir. Dünya tarihindeki, en önemli liderlerden biridir. Yaptıklarının küçümsenmesi, tarihsel maddeciliğe uygun bir tavır olamaz.
Tarihte ilerici rol oynamaktan kasıt nedir?
Bilindiği gibi tarih, toplumsal-ekonomik biçimlenmelerin birbiri ardınca ortaya çıkması ve birbirinin yerini almasıyla ilerleyen bir süreçtir. Bugüne kadar insanlık ilkel ortaklaşmacılık, feodalizm, kapitalizm ve komünizm adı verilen üretim tarzları ve bunlara dayalı toplumsal-ekonomik kuruluşlar tanımıştır. İlkel ortaklaşmacılıktan çıkışta kimi yerlerde araya bir kölecilik aşaması girmiştir. Komünizmin ilk aşaması, ya da kapitalizmden komünizme geçiş aşaması sosyalizmdir. Dünya üzerindeki bütün toplumlar, tarihsel gelişmelerinin herhangi bir evresinde bu toplumsal-ekonomik kuruluşlardan birine denk düşen bir aşamada bulunurlar.
İnsan toplumlarının ilerlemesi
İnsanlık ilkel ortaklaşmacılık aşamasındayken maddi yaşamın üretilmesini sağlayan üretim güçleri çok geri düzeydeydi. Fakat uzun bir evrim sonucunda üretim araçlarında ve buna bağlı olarak üretim güçlerinde belirli ilerlemeler meydana geldi. Bu ilerlemeler toplumsal zenginliğin belirli ellerde birikmesini getirdi. Zenginliğin birikmesi, ilkel topluluğun ortaklaşmacı üretim ve tüketim kalıpları ile bir çelişki meydana getirmeye başladı. Üretim güçleri ile üretim tarzı arasındaki çelişmenin bir devrimle aşılması gerekti. Zenginliğin belirli ellerde birikmesi, tek tek emekçilerin bu zenginliği elde tutanlar karşısındaki durumunu kötüleştirmekle birlikte, üretim güçlerinin gelişmesini sağladığı için ilerici bir rol oynamış oldu. Çünkü insanlığın çok daha üst düzeyde gerçekleşecek sınıfsız topluma varacak olan ileri doğru yürüyüşünde, üretim güçlerinin gelişmesi ancak belirli bir maddi birikimle meydana geliyor.
Bu maddi birikim de kendine iktidar ilişkileri düzeyinde, uygun mekanizmalar yaratıyor. Bir başka deyişle, ekonomik ilişkiler, kendine uygun siyasal ilişki biçimleri de yaratıyor. İnsanlığın ilkel kabile düzeninden feodalizme, feodalizmden kapitalizme, kapitalizmden komünizme doğru yürümesi bir ilerlemeyse, bu ilerlemeyi kolaylaştıran gelişmeler olumlu, zorlaştıran gelişmeler de olumsuzdur. Bu ilerlemenin önünü açan devrimlerin itici gücü olan sırıflar ilerici, onu engellemeye çalışan sınıflar genci olmuştur. Tek tek emekçilerin hayatına getirdiği
güçlükler ne kadar büyük olursa olsun, kabile şefleri karşısında feodal egemen- ler ilerici bir konumdaydı. Feodal sınıf karşısında burjuvazi ilerici bir konumdaydı. Burjuvazf karşısrnda işçi sınıfı ilerici bir konumdadır. Burjuvazi, feodal egemenlere karşı ilerici, işçi sınıfına göre gericidir. Tarihsel rol değerlendirilirken, toplumsal-siyasal faaliyetin yürütüldüğü dönem dikkate alınmalıdır. Her dönem için ilerici burjuvazi olmaz; her dönem genci burjuvazi de olmaz. Feodalizm zincirlerinin kırılmasında ilerici rol oynayan burjuvazi, artık genci bir niteliğe bürünmüştür.
Tarihte birey ve önderin rolü
Kabile toplumundan çıkışta feodal devrimler çok önemli bir rol oynamışlar, toplumsal ilerlemeyi kolaylaştırmışlardır. Bu devrimlerin gerçekleşmesinde rol alan ve önderlik eden siyasal kadrolar da tarihte ilenici bir rol oynamıştır.
Tarihte sınıflar gibi bireylerin rolü de bu açıdan değerlendirilmelidir. İnsan soyut bir varlık olmayıp, Marx’ın dediği gibi, toplumsal ilişkilerinin bir toplamıdır. Her kişilik, ancak onu oluşturan toplumsal-siyasal, manevi ve kültürel koşulların bağlamı içinde kavranabilir. Kişiliğin çehresi büyük ölçüde bu koşullar tarafından, özellikle sınıf çıkarları ve mevcut sınıfların ruhsal durumları tarafından belirlenir. Tek tek insanlar açısından ele alındığında, ait olduğu toplumsal sınıfın çıkarlarına ters davranışlar görülebilmekle birlikte, bireylerin genel davranışlarının toplumsal koşullar tarafından belirlendiği genellemesi geçerliliğini korumaktadır. İnsan toplumsal ilişkilerinin bir toplamı ise, toplumda oynayacağı rol de nesnel koşullar tarafından belirlenmiş demektir. Bir başka deyişle, rolünü oynayacağı toplumsal sahne, onun iradesinden bağımsız nesnel koşullar tarafından hazırlanmıştır. Ona düşen seçme özgürlüğü, tarihsel ilerlemeyi kolaylaştıran ya da zorlaştıran taraflar arasında yer almaktır.
Bireylerin rolü için söylenen önderlerin rolü için de geçerlidir. Toplumsal hareketlerin önderleri, o hareketlerin ihtiyaçlarına göre ortaya çıkar. Pek çok birey arasından, toplumsal ilerlemenin ge-. rektirdiği rolü oynamaya en uygun bireyler sivrilir. Bu bireylerin rollerini iyi oynamaları, yani öznel etken, hareketin başarısı üzerinde önemli bir etkide bulunur. Yetenekli bir önder toplumsal gelişmeyi hızlandırabilirken, yeteneksiz önderler engelleyici etkide bulunabilir. Ancak son tahlilde, önderin rolü, yine nesnel koşullarca belirlenir.
Merkezi iktidar ne zaman ilerici, ne zaman gericidir?
Toplumsal sınıfların ve onların önderleri için geçerli olan, toplumsal örgütlenmeler için de geçerlidir. Toplumsal örgütlenmelerin en önemlisi ve en karmaşık biçimlerinden biri olan devlet de ilerici ve genci rol oynayabilir. Her dönemde genci, her dönemde ilerici devlet olmaz. Devlet egemen sınıfların hakimiyetini yürütmekte yararlandıkları bir araçsa, o araca hakim olan sınıfın niteliğini yansıtır. Devlete hakim olan sınıf ilerici olduğu ölçüde devlet de ilericidir. Zaman zaman devlet egemen sınıf ile bire bir uyum içinde görünmese de, son tahlilde niteliği hakim sınıf tarafından belirlenir. Devlete hakim olan sınıf üretim güçlerinin gelişmesinde olumlu bir rol oynuyorsa, devlet de ilerici bir konumdadır.
Osmanlı tarihinden bir örnek verelim. Osmanlı Devleti’nin kuruluşu Anadolu için büyük bir ileri adım olmuştur. Kabile toplulukları, var olan devlet gelenekleri ve birikimi üzerine oturmuş, merkezi bir iktidarın kurulmasıyla anarşi dönemi geride bırakılmıştır. Bu aşamada, merkezi iktidar servet birikimini sağlamayı kolaylaştırıcı ve üretim güçlerinin ilerlemesi- nin önünü açıcı bir rol oynamıştır. Yıldırım Bayazıd’ın Timur önündeki Ankara yenilgisi bu sürece çelme takmış, ancak Timur’un imparatorluğu, köklü devlet gelenekleri bulunan Anadolu’da fazla kalıcı olmamış ve Osmanlı kısa sürede yeniden toparlanmıştır. Bu dönemde merkezi iktidarın güçlenmesine yardımcı olan hareketler ilenici rol oynamış, merkeziyetçiliği zaafa uğratan hareketler alumsuz rol oynamıştır.
Emekçilerin özlemlerini dile getiren farklı inançlar arasında kardeşliği sanan bir hareket olmasına rağmen, ıyh Bedreddin hareketi bir de bu açın değerlendirilmelidir. Bu hareketin ıygusal planda çok güzel talepler ileri rmesi, zalimce ezilmiş, önderlerinin cımasızca katledilmiş olmaları, tarihin un ilerleyişi içindeki konumunu doğru eğerlendirmeye engel olmamalıdır. esnel tarihsel koşullar gereği başarı kaanma şansının olmayışı da bundandır. ne kölelerin haklı isyanını dile getiren partaküs hareketi de nesnel koşullar ereği başarısızlığa mahkümdu. Bu haeketler, ancak emekçi sınıfların özlemleini dile getirmeleri ve hakim sınıflara kar- 1 direnme ateşini yakmaları bakımından eğerlidir. Tarihsel gelişme içindeki koııumları ise daha nesnel değerlendirilmelidir. Osmanlı Devleti taşıdığı ilerleme p0- tansiyellerini tüketmediğinden çabuk toparlandı ve merkezi iktidar yeniden kuruldu. Kısa bir süre sonra stanbul’un alınmasıyla, tarihsel ilerlemenin önünde ir moloz yığını gibi duran köhne Bizans da ortadan kaldırıldı. Bu anlamda Fatih sultan Mehmet’in toplumsal eylemi ilerici bir rol oynamıştır. Fatih ile Osmanlı devetinin imparatorluğa dönüşmesi de mer kezi iktidarı güçlendirici bir rol oynamış, bu ise üretim güçlerinin gelişmesine yardımcı olmuştur.
Osmanlı merkezi iktidarı 1500’lü yılT1arın ortalarına kadar üretim güçlerinin gelişmesini sağlayıcı bir rol oynamış; undan sonra dünya çapındaki ekono; mik ve toplumsal gelişmelerin de etkisiye bu konumunu yitirerek genci bir karaker kazanmaya başlamıştır. Batı Avru>a’d denizaşırı sömürgelerden aktarılan servetin yardımıyla merkezi devletler üçlenmiş ve bu da kapitalizmin gelişmeine yardımcı olmuştur. Gelişmiş ve yerışmiş bir feodal devlet olan Osmanlı maratortuğu yeni gelişmeler karşısında ynı esnekliği gösterememiş, tarihte eşit- İz gelişme yasası uyarınca geri kalmışr. ileri olan geriye düşmüş, geri olan öne ıkmıştır. Bundan sonra Osmanlı merkei iktidarı genci bir rol oynayacak, yeni ve leri bir aşama olan kapitalizmin gelişmei önünde bir engel haline gelecektir.
Feodal devrim ve teklanrıcılık
Konu dışına az da olsa çıktıktan sonra, Hz. Muhammed çağına geri döner- sek, onun önderlik ettiği hareketin de ilerici bir rol oynadığını görüyoruz. Burada, feodal toplumların ideolojisinin dinsel ideoloji olduğu hatırlanmalı. 0 dönemde, farklı sınıflar ve toplumsal katmanlar çıkarlarını dinsel ideoloji ile formüle ediyordu. Birbirinden ayrı yaşam sürdüren kabilelerin ideolojik izdüşümü çoktanrıcılıkken, tektanrıcı inançlar merkezi iktidar ihtiyacına denk düşüyordu.
Hz. Muhammed, tektanrıcı kavramları diğer dinlerden alarak daha da rafine bir hale getirmiş ve içinde bulunduğu toplumun şartlarına ve geleneklerine, toplumsal birikimine uyarlamıştı. Çoktanrıcılığın izlerini taşıyan Hıristiyan Üçlübirlik (Teslis) inancına göre, bu türden bir mantık oyununa başvurma gereği hissetmeyen Müslüman tektanrıcılık bir ilerlemeyi temsil etmektedir.
Tektanrıcılık, insanlığın evreni kavrayabilme çabasında çok önemli bir aşamayı temsil etmektedir. Genel olarak dinler, burjuva aydınlanmacılarının iddia ettiği gibi her zaman genci bir rol oynamamıştır; tam tersine insanlığın nesnel gerçeği kavramasından toplumsal-tarihsel koşullara uygun bir ilerlemeyi temsil etmektedir. Nesnel gerçeğin doğruya giderek daha yaklaşan bir şekilde kavranmasında olumlu roller oynamışlardır.
Tektanrıcılık, nesnel gerçeğin kategorize edilip sınıflanmasında, göreceli olarak yukarı düzeyde bir soyutlama aşamasına denk düşer. Bugün Aydınlanma döneminin başarıları ile ve diyalektik ve tarihsel maddecilik ile kıyaslandığında, geri bir bilinç biçimi olmaları, geçmişte oynadığı rolün doğru değerlendirilmesine engel olmamalıdır.
Feodal devrim
Hz. Muhammed’in toplumsal eylemine bakacak olursak, bunu daha somut olarak değerlendirebilmek için, çok kısa bile olsa, o dönemin koşullarına eğilmek gerekecektir.
islam öncesi bedevilerinin yaşamı, kabile ortaklığına dayalı bir yaşam tarzından daha yeni yeni uzaklaşmaya başlamıştı. Fakat henüz kabile döneminin özelliklerini taşıyordu. Kabile dayanışması henüz oldukça güçlüydü. Yerleşik nüfusun yaşadığı Mekke, Yesrib (Medine) ve Taif kentlerinin bulunduğu bölge, merkeziyetçi olmayan bir yaşam biçimi sürdürüyordu. Bu yaşam biçiminin ifadesi, çok sayıda tanrının bir arada bulunmasıydı. Ama çoktanrılı sistem, kentleşmenin hızlanması ve yerleşik hayatın belirginleşmesiyle belirli bir hiyerarşi de belirmeye başladı. Bu gelişme, Hicaz adı verilen bölgedeki toplumsal farklılaşmalara paralel olarak ortaya çıkıyordu. Hindistan’dan gelen baharat yolunun Kuzey’e ve Mısır’a bağlantı noktalarının merkezinde yer alan Hicaz bölgesi, Sasani ve Bizans İmparatorlukları arasında süregiden çatışmalar nedeniyle iyice önem kazanmıştı. Bu, bölgedeki zenginleşmeyi ve toplumsal farklılaşmayı iyice artırdı. Toplumsal farklılaşmalar, zenginleşen sınıf için siyasal olarak bir merkezden yoksun olmayı bir olumsuzluk olarak duyurmaya başladı. Mekke eskiden beri önemli bir ticari ve dini merkezdi. Onun için merkezi iktidar ihtiyacı, doğal olarak öncelikle burada duyuldu. Ticaret ve zenginleşme, Mekke içinde yerleşik hayata geçen Bedevi kabileleri arasında hızla bir hiyerarşinin ortaya çıkmasına yol açtı. Toplumsal farklılaşma, kabile içinde etkili olan bağları da zayıflatıyordu güçülü kabile dayanışmasıyerini ticari amaçlar almaya başladı.
Özetle, Araplar İslam öncesinde kabile toplumunun çözüldüğü, toplumsal farklılaşmaların hızlandığı ve merkezi bir iktidar ihtiyacının kendini duyurduğu bir aşamadaydılar. Bu nedenle merkezi iktidar ihtiyacına denk düşen tektanrılı bir dinin ortaya çıkması için elverişli koşullar hazırlanmıştı. Fakat kabile ilişkilerinin henüz tamamen ortadan kalkmamış oluşunun bir göstergesi olarak diğer tanrılar ve onların simgesi olan putlar varlığını sürdürüyordu. Kabile ilişkilerinin tasfiye edilmesi süreci, putlara karşı mücadele ve tektanrı inancını, yüce Tanrı’dan başka tanrı olamayacağı dogmasını (Lilhe ilI-Allah) yerleştirme mücadelesi ile el ele gitti.
Araplarda feodal devlet
Her devrim bir sınıfın iktidarını kurmayı amaçlar ama halk kitlelerinin seferber edilebilmesi sayesinde başarı kazanabilir. İslam devriminde de aynı şey yaşandı. Hz. Muhammed, bedevi kitlelerini kazanmanın taşıdığı önemi gördü. Bedevi geleneklerinden yararlandı. Bedevilerin kervan vurma alışkanlıklarından yararlanması, Hz. Muhammed’in güç toplamasında büyük rol oynadı. Muhammed, Bedevilerin kervan vurma eylemlerini İslam savaşçılığına dönüştürmeyi başardı. Hz. Muhammed bu güce dayanarak, Medine’ye hicret etmek zorunda kalmasından 8 yıl sonra Mekke’yi teslim aldı. Mekke’nin tesliminden sonra, kervan vurma dönemi kapanmış oluyordu. Artık göçebe enerjisiyle başka topraklar fethedilecekti. Müslüman kabileleri birbirine saldırmayacak, savaş gücü yabancı düşmana karşı yöneltilecekti. Müslüman kabileler arasında barışın sağlanması, doğmakta olan İslam devletinin birliği bakımından büyük önem taşıyordu.
Hz. Muhammed’in sağlığında devletleşme yolunda önemli adımlar atıldı. Onun kurduğu yönetimin, devletin temeli sayılması doğrudur. Ancak bu yönetimin tam anlamıyla bir devlet olduğunu söylemek mümkün değildir. Silahlı güç dışında, devletin en önemli kurumları oluşmamıştı. Bir devletin oluşmasında en önemli etken, silahlı güçtür. Çünkü devlet silahlı güç kullanma tekelidir. Ama bir devlet sadece bu güçten oluşamaz. İktidarın uzun bir süre sadece bu güce dayanarak korunması, istikrar kazanması düşünülemez. Devletin diğer organlarının oluşması gerekir. İşleri yürüten bir bürokrasi, devletin işleyişini belirleyen kurallar, gelenekler vb. gerekir. Oluşan devlet, bu geleneklerin gelişmesi için gerekli zamanı bulmuşsa, bunlar o ülkede de oluşabihr. Ama oluşum hızlı, gelişmeler süratliyse, geleneklerin dışarıdan alınması gerekir. Geleneklerin dışarıdan alınması da tesadüfe bağlı olarak olmaz. Temasta olunan bir toplumdan ihtiyaca göre, gerekli uyarlamalar yapılarak alınır.
İstisnai bir önder
Hz Muhammed,kurduğu, yönetimin başında pek az bir süre kalabildi. Mekke’ye girdikten sonra 2 yıl yaşadı. Fakat sağlığında gerçekleştirdikleri, hızlı adımlarla ve sağlam şekilde masına temel teşkil etti. Bir bakıma, sağlığında toplumsal faaliyetlerinin semeresini görmüş, pek çok devrimciye nasip olmayan bir başarıyı tatmıştır. Tek tek devrimci önderler açısından bakıldığın da, böylesi başarılar fazla değildir. Tarihsel koşulların uygun olmaması nedeni ile, devrimci önderler mücadelenin başarısını genellikle sağlıklarında göreme mekte, onların ektiği tohum onları izleyen kuşaklarca yeşertilmekte ve misyonları başka önderlerce tamamlanmaktadır. Muhammed bu bakımdan da nai bir önderdir.
Hz. Muhammed, feodal devrime önderlik etmiş, toplumu yeni bir aşama sıçratan hareketin başını çekmiştir. Var olan statütüyü değiştirmek için harekete geçmiştir, eskinin yıkılıp yeninin kurulması için faaliyet göstermiştir. Onun için solcudur. İnsanlığın ileri doğru yürüyüşüne önemli katkıda bulunmuştur. Onun için ilericidir. Bu özellikleriyle, gericiliğin en büyük merkezi emperyalizmle kol kola yürüyen şeriatçı gericilikle hiçbir ortak yanı bulunmaktadır. İslamın ortaya çıkışından beri, gericilerin ona sarılıp onu bayrak yapmaya çalışmaları onun bu özelliklerini değiştirmez. 0, insanlığın besleceği kaynaklardan biridir.
Hz Muhammed’in öğretileri günümüzde çözüm olamaz.
Bugün kuşkusuz Hz Muhammed’in öğretileri siyasal bir eylem proramına temel yapılamaz. İslam, günümüzde sorunlarına çözüm olamaz. Ama örneğin Spartaküs hareketi de çözüm olamaz. Pir Sultan Abdal’ın öğretisi de günümüz sorunları çözüm üretebilcek güçten yoksundur. Yinede bu değreleri beslendiğimiz kaynaklar olarak kabul ediyoruz. Yunus Emre’yi Şeyh Bedrettin’i, Pir Sultan’ı gericilere hediye etmeyeceğimiz gibi, Hz. Muhammed’i de edemeyiz.
Bu şahsiyetlerin ilerici mirasına sahip çıkmak ile gerici dinciliğe karşı savaşmak, Aydınlanma mücadelesine büyük bir kararlılıkla devam etmek, birbiriyle bağdaşmaz değildir. Ama bugün mücadele edeceğimiz kesimler, herhangi bir dine inanan insanlar değil, emperyalizmin yedeğine girmiş dinci gericiliktir. Hz. Muhammed’e saygı duymak, evrim teorisine karşı Kur’an’da savunulan yaradılış inancın tercih etmeyi gerektirmez. Yaradılış inancı, o zamanki bilgi birikimiyle ortaya konmuş bir görüştü. Bugünkü bilgimiz bunun yanlış olduğunu ve evrim teorisinin geçerli olduğunu gösteriyor. Mücadele etmemiz gereken, o zamanki bilgi düzeyiyle insanın ortaya çıkışına bir yanıt getirmeye çalışan Muhammed değil, yanlışlığı kanıtlanmış bu görüşleri kendi genci amaçları için hala ısrarla savunanlardır. Bilimsel sosyalistlerin, bilimsel dünya görüşünün yayılması için çalışmaları, Hz. Muhammed’e saygı duymayı engelleyen bir şey değildir. Tersine, bilimsel dünya görüşlerinin bir gereğidir.
Hazret sıfatı
Çok önemli olmamakla birlikte, bir konuya dokunmadan geçemeyeceğiz. Muhammed’in başına getirilen Hazret sıfatından kaçınmak da yersiz bir çabadır. Hazret; sayın, saygıdeğer anlamına gelen bir ifadedir (Melih Cevdet Anday, Sayın Muhammed ifadesini kullanmaktadır). Mustafa Kemal’e de zamanında Gazi Hazretleri dendiğini hatı rlayalı m. Kimi devrimcilerde, Muhammed’in tanrısal misyon iddialarına prim verilmediği gösterilmek amacıyla, Hazret sıfatından kaçınma tavrı vardır. Bir saygı belirtisi olarak kullanılan bu ifade, halk tarafından da tutulmuş, neredeyse Muhammed’in adının bir parçası olmuştur. Hz. Muhammed denilince, örneğin futbolcu Muhammed, boksör Muhammed Ali Clay gibi adaşlarından rahatça ayrılmaktadır. Bizim bu saygı ifadesinden gocunacak bir şeyimiz olamaz. Bunun, Muhammed’in tanrısal misyon iddiasına ödün vermekle bir ilgisi yoktur.
Bilim Ütopta Dergisi Sayı 141 Mart 2006 sayfa 22,23,24,25,26,27
Add comment Nisan 27, 2008
Ortaçağ’da İslamiyet’in bilimsel çalışmaların gelişmesine etkisi
Prof. Dr. Esin Kahya
Ankara Üniversitesi DTCF Bilim Tarihi Anabilim Dalı
Ortaçağ İslam dünyasında insanlar körü körüne taklitçi değildir; serbestçe hakikati aramışlardır. O halde İslamiyet’i sadece vaat edilen cennete giden bir yol olarak algılayamayız. İslam dini ile bu dönemdeki bilimsel faaliyetler arasında çok sıkı bağlar vardır.
Yedinci yüzyılda Arap Yarımadası’nda ortaya çıkan yeni bir din şemsiyesi altında şekillenmeye başlayan islam dünyasında bilimin geliştiğini söyleyebilmek için İslamiyet’in bilime nasıl baktığını ve ne kadar önem verdiğini belirtmek gerekir. islam dünyasında bilimsel faaliyetlerin başlamasında islamiyet’in önemli etkisi olmuştur. İslam felsefesi konusunda çalışmalar yapan Prof. Daiberg (1) 1973 yılında İnternational Conference on Science in İslamic Policy adlı toplantıda “Erken İslamda Bilimi Tetikleyen Kur’an’dır” başlığı taşıyan bir konuşma yapmıştır. Bu konuşmasında islam dünyasındaki bilimsel çalışmaların bazı özelliklerine de değinen Prof. Daiberg şöyle söylemektedir: “İnsanlar bu dönemde körü körüne taklitçi değildir; serbestçe hakikati aramışlardır O halde İslamiyeti sadece bir din olarak belirleyemeyiz, sadece vaat edilen cennete giden bır yol olarak algılayamayız. İslamiyeti iyice anlayabılmek için onun görünen yüzünün arkasını idrak edebilmek gerekir. Çünkü İslam dini ile bu dönemdeki bilimsel faaliyetler arasında çok sıkı bağlar vardır.”
Kur’an ve Hz. Peygamber’in sözleriyle bilginin önemi
Şüphesiz ki İslamiyet, bilimin oluşması, şekillenmesi ve gelişmesi açısından büyük öneme sahiptir. Gerek Kur’andaki ayetlerde gerekse Hz. Peygamber’in hadislerinde bilimin desteklendiği, bilimle uğraşanların yüceltilmiş olduğu belirlenir. Bilindiği gibi, Kur’an da birçok ayet oku’ sözcüğü ile başlamaktadır. Bilgi kelimesi Kur’an da bazı kaynaklara göre 789 defa kullanılmaktadır. Örnek olarak bazı ayetleri burada aktaralım. Bu surelerden birisi, ‘alaka’dır. Onun 1-5 arasındaki ayetleri mealen şöyledir: ‘Allah’ın adıyla oku; o Allah ki seni pıhtılaşmış kandan yarattı! Oku! Kalemle öğreten insana bilmedığini bildiren Allah en büyük kerem sahibidir.“ (2) Kur’andaki bir başka ayette ise şöyle denmektedir: ‘Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?(3) Yine bir başka ayette ise ‘Allah’ın kulları arasında ondan korkanlar ancak bilginlerdir. Allah güçlüdür Allah bağışlayıcıdır.”denmektedir.(4)
Sadece Kur’andaki ayetler değil, Hz. Peygamberin birçok sözü de bilimi öğrenmenin ve bilginlerin İslamiyet’te ne kadar önemli olduğunu vurgular. Bunlar arasında çok bilinen hadislerden biri şöyledir: “Bilgiyi aramak her Müslümanın görevidir. “ Bir başka hadis ise bilginin ne kadar uzakta, hatta Çin gibi uzak bir ülkede de olsa da gidilip aranması, bulunması gerektiğini vurgulamaktadır. Ayrıca, yine bir başka hadiste ise öğrenmenin belli bir yaş sınırı olmadığı ‘beşikten mezara kadar ilmi arayınız.” ’şeklinde verilmektedir.
Buraya kadar verilen birkaç örnekten de anlaşılacağı gibi, gerek Müslümanlar’ın kutsal kitabı Kur’anda gerekse Hz. Peygamberin sözleriyle bilginin, öğrenmenin önemi vurgulanmıştır. Burada bilim (ilim) sözcüğü ile kastedilen, birçoklarının iddia etmiş olduğu gibi, hadis, tefsir, fıkıh gibi İslami bilimler değildir, aynı zamanda astronomi, matematik, tıp gibi müspet bilimler de bu sözcükle desteklenmektedir.
Bilimsel çalışmaların İslamiyet için önemi
Zaten, İslamiyetin yapısı düşünüldüğünde, sadece dini bilimlerin kastedilmesi pek de mümkün değildir. Çünkü bilindiği gibi, her Müslüman günde 5 defa kıble yönüne dönerek namaz kılmak zorundadır ve ibadet edebilmek için namaz vakitlerini bilmek ve yine namaz kılabilmek için bulunduğu yerin kıble yönünü bilmek zorundadır. Aynı zamanda Ramazan ayında oruç tutabilmek için, ilk hilalin ne zaman gökyüzünde görüneceğini de bilmesi gerekir. Dolayısıyla bütün bu bilgilere doğru olarak ulaşabilmek, zamanı doğru belirlemek, yön tayini yapabilmek için erken tarihlerden itibaren astronomi çalışmalarının, takvim çalışmalarının ve jeodezi çalışmalarının şekillenmeye başladığı görülmektedir. Özellikle gittikçe genişleyen İslam uygarlığının yayıldığı coğrafya düşünülürse, bu yönde yapılan çalışmaların önemi ve ciddiyeti daha açık ortaya çıkmaktadır.
Bu çalışmalar 9. yüzyılda daha sistematik şekilde yürütülmüştür. Özellikle Halife Memun zamanında görevlendirilen devrin tanınmış matematikçi ve astronomları (bunlar arasında Harezmi de bulunmaktaydı) belirlenen yerlerde (örneğin Sincar ve Tedmür arasında) yaptıkları ölçümlerle konuyu ana temellerine oturtmaya çalışmışlardır. Bu çalışmalar matematik çalışmalarıyla da desteklenmiştir (Sabit b. Kurra’nın trigonometri çalışmaları gibi). Daha sonraki dönemde yapılan trigonometri çalışmalarıyla 1 derecelik enlem ve boylam yaylarının belirlenmesine gayret edilmiştir.
Böylece farklı coğrafyalarda kıble yönü tayini mümkün olurken, astronomide Güneş ve Ay’ın hareketlerinin zaman içinde gelişen İslam dünyasında yer ve zaman belirlemesinin en doğru şekilde yapılması sağlanmıştır. Bilindiği gibi bu coğrafyada kullanılan takvim Ay takvimidir. Ramazan ayının başlangıcının belirlenmesi ise ilk hilalin tarihinin belirlenmesi açısından çok önemlidir.
Ay ve Güneş’in hareketleri zamanın belirlenmesi açısından önemliydi. Onların hareketleri, düzensizlikleri ve tutulmaları ve özelikle de tutulma düzleminin eğiminin hesaplanması konusunda çalışmaların gelişerek devam ettiğini görmekteyiz.
Çeviri ve dil alanındaki çalışmalar
Yukarıda söz konusu çalışmaların yapılabilmesi için belli seviyede astronomi ve matematik bilgisi gerekmekteydi. Dolayısıyla, daha önceki çalışmaların gerek Doğu gerekse Batı kaynaklarından İslam dünyasına kazandırılması yönünde önemli çalışmalar yapılmıştır. Böylece Aristo, Platon, Hippokrates, Batlamyus, Öklid, Galen, vb. gibi bilim adamları ve düşünürlerin eserleri Yunancadan Arapçaya çevrilmiş ve hatta ilk çeviriler yeterince iyi olmadığı kaygısıyla, ilerleyen zaman içinde, belli başlı bilimsel eserlerin tekrar tekrar çevrilmesi yoluna gidilmiştir.
Ayrıca, bilim ve düşüncenin gelişim süreci içinde kendilerini daha iyi ifade edebilmek ve ihtiyaç duyulan terimlerin üretilebilmesi için dil çalışmaları başlatılmış; Arapça bir bilim dili olarak gelişmeye başlamıştır. Zaman içinde çeviri faaliyeti kurumlaşmış ve Hikmet Evi denen kurumda bu faaliyet sistematik bir şekilde yürütülmüştür. Burada çeviri faaliyetinde bulunanlar genellikle dönemin önem bilim adamlarıdır. Örneğin Sabit b. Kurra aynı zamanda tanınmış bir matematikçidir ve birçok bilimsel eseri Arapçaya kazandırmıştır. Aynı şekilde Huneyn b. İshak dönemin bilinen hekimlerindendir ve sadece tıp eserlerinin değil, felsefe, matematik ve astronomi eserlerinin de Arapçaya çevrilmesinde görev almıştır.
İslamiyet bir yaşam biçimi önerir
Yukarıda da belirtilmiş olduğu gibi İslamiyet sadece bir din olarak düşünülmemelidir. İslamiyet’te, belli bir hayat şekli de önerilmektedir. Örneğin iyi bir Müslüman beslenmesine dikkat eder; belli besin maddelerini yemez ya da içmez. Çünkü onun için zararlıdır. Ancak bazı besin maddelerini yemesi onun için yararlıdır. Nitekim Hz. Peygamber hadislerinde bazı besin maddelerinin alınmasının yararlı olacağını belirtmiştir. Bunlardan en bilinen ikisi hurma ve baldır. Yine bir Müslüman için temizlik çok önemlidir. Burada sadece elbise ve çevre temizliği kastedilmemekte, ruh ve beden temizliği birlikte ele alınmaktadır. Bugünkü anlamda sağlığın korunabilmesi konusunda Hz. Peygamber’in hadisleri vardır. İslamiyet’te fal ve benzeri pseudobilim olarak nitelendirdiğimiz yollardan tedavi dinen yasaktır. Bizzat Hz. Peygamberin kendisi hasta olan insanları doktorlara yönlendirmiştir.
İslam dünyasındaki bilimsel çalışmaların yürütülebilmesi için erken tarihten itibaren kurumlaşma başlamıştır. Bunlar arasında hastaneler ve gözlemevleri zikredilmelidir. Astronomi çalışmaları için gözlemevleri yapılırken, tedavi için hastaneler inşa edilmiştir. İlk gözlem evleri Bağdat ve Şam’da açılmıştır. İlk hastane ise Bağdat’ta açılmıştır. Zaman içinde bu kurumların önemli gelişmeler gösterdiği bilinmektedir Ancak, zaman içinde bu kurumlar önemli gelişmeler göstermiştir. Özellikle Tolunoğulları tarafından kurulmuş olan ve altıncı hastane diye bilinen hastane, bedava hasta bakımı, steriliteye dikkat etmesi ve hasta yakınlarına kalacak kervansaray içermesi, yanındaki cami ve eczanesiyle bir külliye görüntüsünde bugünkü hastanelere adeta örnek teşkil edecek niteliktedir.
Sonuç
Buraya kadar verilen kısa bilgiden de anlaşılabileceği gibi, İslam dini daha başlangıçtan itibaren bilimsel faaliyeti desteklemiştir. Bilimsel çalışmanın önemi, bilim adamının önemi, mevcudun tekrar edilmeyerek, araştırma yapılmasının gerekliliği birinci dini kaynaklar diyebileceğimiz Kur’an ve hadislerle vurgulanmıştır. Dolayısıyla Ortaçağ İslam dünyasında, başta astronomi, matematik ve tıp olmak üzere, bilimin hemen bütün dallarında çalışmalar başlamıştır. Devlet adamları, bilimsel faaliyetleri maddi ve manevi olarak desteklemişler; bu çalışmaların yürütülebilmesi için uygun zemin hazırlamışlar ve bilimsel kurumlar açmışlardır. Hatta ilerleyen zaman içinde bizzat bilimsel faaliyette bulunan bilim adamları ortaya çıkmıştır.
12. yüzyıldan itibaren ise bu bilgi birikiminin Latinceye yapılan çevirilerle Batı’ya aktarıldığı görülmektedir. Böylece matematik, astronomi, tıp, fizik, kimya gibi konularda yapılan çalışmaların yanı sıra, felsefe konusundaki çalışmaların da Batı’ya aktarıldığını görüyoruz. Böylece, modern bilimin oluşmasında İslam dünyasında yapılan bu çalışmalar temele alınmıştır.
DİPNO7ZAR
1)Prof. Dr. Daiberg Hollanda’da Amsterdam’da Free University’de görevlidir.
2) Kur’an, 96, 1-5
3)Kur’an, 39/9.
4) Kur’an, 3528.
Bilim ve Ütopya Dergisi Sayı 142 Mart 2006 sayfa 19-21
Add comment Nisan 27, 2008
İslam, bilim ve Batı
Prof. Dr. Mehmet Bayraktar
Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
İslam dünyası bugün Batı’nın karanlık devrini yaşıyor ancak Müslümanlar akıllarını başlarına alabilirlerse, her zaman canlanma imkanları bulunmaktadır; uzun tarih? tecrübeleri, sağlam din? kaynakları, güçlü tarih? şahsiyetleri vardır.
Ünlü Doğu bilimci ve düşünce tarihçisi F. Rosenthal, konusu İslam’da bilgi kavramı olan Knowledge Triumphand adlı eserinde, İslam uygarlığının bir bilgi uygarlığı olduğunu ve bu özel niteliğiyle İslamın diğer dinler ve uygarlıklardan ayrıldığını söyler.(1) Bu ve benzer yargıları İslam düşünce ve bilim tarihini, İslam’ın Yahudi ve Hıristiyan dünyasına etkisini iyi bilen Sarton’dan Mieli’ye insaflı diğer Batılılar da farklı şekillerde ifade etmişlerdir.(2)
İslam hem semantik, hem de olgusal olarak din ile bilimi, şehri ve uygarlığı özsel olarak birleştirmiştir. İslâm, dindir; şehir anlamındaki “medine” ve uygarlık anlamındaki “medeniyet”, aynı din sözcüğünden türemiştir. Bu açıdan İslam ülküsel anlamda şehir ve uygarlık ifade eder. İslam’ın doğuşuna kadar Yahudiliğin yaklaşık üç bin yıldan ve Hıristiyanlığın altıyüz yıldan fazla tarihi geçmişleri olmasına rağmen, bu dinler İslam’dan önce ne bir filozof, ne bir tabip, ne bir matematikçi olarak hiçbir bilim adamı yetiştirememişlerdir; çünkü bu dinlerin otoritelerinin ilimden anladıkları, sadece teolog denen kimselerin ellerindeki kutsal metin yorumlarından ibaretti ve hatta o devirlerde Mezopotamya’da ve Yunanistan’da oluşmuş bilim ve felsefe geleneklerini putperest kültürün ürünleri olarak gördükleri için de öğrenilmelerini yasaklamışlardı. Akli teoloji yapmaya çalışan ve Yunan felsefesiyle ilgilenmiş sayılı üç-beş kişiyi geçmeyen bazı insanlar çıkmış ise de, onlar da başlangıçta Yunan kültürüyle yetişmiş ve putperest iken sonradan Hıristiyan olmuş kişilerdi. İslam, Kur’an’ın ve Hz. Peygamber’in öğretisi olarak, daha ilk yüzyıllardan itibaren bilgiyi temele alan bir din olarak ortaya çıkmıştır; başta eski Yunan olmak üzere insanlığın geçmiş kültürlerinin bilim ve felsefe geleneklerine sahip çıkarak onları canlandırdı. O kültürlere ait mevcut bilimsel eserlerin Arapçaya aktarılmasıyla ve Müslüman bilginlerin akIi çabalarıyla çok hızlı bir şekilde, kısa sürede bugünkü modern bilim ve felsefenin de temelini oluşturan bilim ve felsefenin İslami geleneği oluştu. İşte İslam’ın bu geleneği oluşturmasıyla ve onun etkisiyledir ki, 9. yüzyıldan itibaren Doğu’da ve Batı’da Yahudiler ve Hristiyanlar arasında da gerçek anlamıyla filozoflar ve bilginler yetişmeye başladı. Bu durum inkarı mümkün olmayan tarihi ve olgusal bir gerçektir.
Kur’an’ın bilim ve düşünceye verdiği önem
Kur’an, yüzlerce ayetinde, bir yandan sivrisinekten gökyüzü cisimlerine çok çeşitli varlıklardan bahsederken “teakkul”, “tezekkür”, “tefekkür”, “teemmül” ve “tedebbür” gibi düşünmenin çeşitli şekilleriyle Müslümanları metafiziksel ve fiziksel olarak düşünmeye teşvik ettiği gibi, “Bilenlerle bilmeyenler hiç eşit olur mu?” (Zümer: 9) şeklindeki ayetleri ile Müslümanlara doğrudan bilginin önemini ve işlevini vurgulamıştır; diğer yandan da “Yeryüzünde dolaşın ve yaratılışın nasıl başladığını inceleyiniz” (Ankebüt:20) ve “Yeryüzünde dolaşın geçmiş milletlerin sonlarını araştırın” (Rüm: 9, 42) anlamındaki pek çok ayetle de Müslümanları yeryüzünün fizik? tarihi ile insanlığın tarihini ve ilmi mirasını öğrenmeye davet etmiştir.
Müslümanlara bilimin, eğitim ve Öğretimin önemi ve zorunluluğu Hz. Peygamber ile de aynı şekilde vurgulanmıştır. O, savaşlarda alınan esirlerden okuma-yazma bilenleri, okuma-yazma bilmeyen Müslümanlara öğretmen olmak üzere serbest bırakmıştır. Ayrıca “İlim Müslümanın yitik malıdır. Nerede bulursa alsın” ve “İlim Çin’de de olsa öğreniniz” gibi sayısız sözleriyle Müslümanları bilim yapmaya ve geçmiş bilimsel mirasları öğrenmeye teşvik etmiştir.
Burada Kur’an’ın bilgi, bilim ve düşünceye verdiği önemin bilim felsefesi açısından son derece önemli başka bir göstergesine de işaret edelim. Bu, Kur’an’ın bilimin sadece “Niçin” sorusuyla değil, aynı zamanda da “Nasıl” sorusuyla yapılması gerektiğini öğretmesidir; örneğin “Devenin nasıl yaratıldığına, gökyüzünün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiklerine, yeryüzünün nasıl şekil aldığına bakmazlar mı? O halde düşün, sen ancak düşünen olmalısın.” (şiye: 17-21)
Genelde eski Yunan düşünürler özellikle Eflatun ve Aristo bilimde ve felsefede hep “Niçin” sorusuyla uğraştıkları için onların bilim anlayışları hep tümdengelimi esas alan metafizik formlu spekülatif bilim anlayışı olmuştur. Bu yüzden de A. Comte, o çağların düşüncesini hep metafizik devir olarak tanımlayarak, bilim çağının artık “Nasıl” sorusuyla ilgilenmesini önermiştir. Çünkü ona göre “Niçin” sorusu insanı sürekli metafiziğe götürür.
İşte Kur’an’ın bilimin “Nasıl” sorusuyla da yapılmasını öneren çok sayıdaki ayetinden mülhem olan ünlü Türk bilgini Biruni’den ibnü’l-Heysem’e birçok bilgin, böylece bilimi sadece zihinsel spekülatif bir iş olmaktan çıkararak, deney ve gözleme dayalı, tümevarımsal bir etkinlik olarak bir bilim felsefesi oluşturmuşlardır.
Müslüman bilginlerin büyük keşifleri
Deney-gözleme dayanmayı temel alan “Nasıllık” ile bilim yapan Müslüman bilginler, o çağlarda büyük bilimsel görüşlere imza atmışlardır. Sayısız örneklerden, Biruni’nin nütasyon olayını keşfini, eskinin yer merkezli ve yeri tepsi gibi düz gören sistemi yerine Güneş merkezli ve yerin yuvarlaklığını esas alan kozmoloji ve astronomi modelini keşfetmesini; modern optiğin kurucusu sayılan İbnü’l-Heysem’in görme olayını ilk defa bilimsel olarak izahını, İbn Benna ve Galasadi gibi matematikçilerin eskinin Matematiği sözsel ifade etme geleneği matematik ve cebirsel sembolleri keşfetmeleri; Müslüman matematikçiler 7. yüzyılın sonlarından itibaren sıfırı olarak kullanmalarını; Battani’den Keşani ve Nasıruddin Tüsi’ye birçok bilginin trigonometriyi oluşturmalarını ve özellikle sonuncunun Öklid’in beşinci postulatının yanlışlığını keşfiyle anti-öklidçi geometrinin oluşmasına katkısını;İbni Nefs’in kan dolaşımını keşfini, Cabir ibn Hayyan’ın birçok temel asidi keşfedip üretmesini; Zekeriya er-Razt’nin kızıl Kızamık hastalıklarının ayrı iki hastalık olduğunu keşfetmesini zikredebiliriz.
Maalesef birçok ikincil neden yanında esas neden olarak Müslümanların zamanla “bilim” kavramının anlamını kırılmaya uğratmalarıyla İslam dünyasın da bilim ve felsefe anlayışları 14. ve 15. yüzyıllarda eski canlılığını kaybetmiştir. Özellikle de son iki yüzyılda durağanlaşması sonucu, İslam dünyası, bugün duruma düşmüştür.
İslam bilginlerinin Batı’ya etkisi
Buna karşılık Batı, 9. yüzyıl sonlarından itibaren, İslam bilginlerinin ve filozoflarının eserlerini Latinceye ve diğer yerel dillere çevirmeleriyle bir bilim ve felsefe geleneği oluşturmaya başlamıştır. Bu çeviri hareketleriyle Batı, bir yandan İslam felsefe ve bilim geleneğinin aktarımıyla ve diğer yandan da yine İslam kültürü vasıtasıyla başta Aristo olmak üzere o güne dek neredeyse unutulmuş olan Yunanlı filozoftarı öğrenmekle Ortaçağ’ın karanlığından kendisini kurtarabilmiştir. Kilise’ye rağmen Batı’da İbn Rüşdçülük, İbn Sinacılık ve Gazalicilik gibi akımlar doğmuştur, 12. ve 15. yüzyıllar özellikle Batılı bilginler İslam düşünürlerinin bilimsel ve felsefi otoriteleri etrafından bilim ve felsefe üretmişlerdir. Batılı bilginler etkilendikleri Müslüman bilginlerinin isimlerini ve görüşlerini çoğu kez eserlerinde anmışlardır. Ancak, bu etki Descartes sonrası modern devirde de devam etmesine rağmen artık Descartes ve sonrakiler İslam bilimcilerinin isimlerini anmaz olmuşlardır. Ne var ki günümüz düşünce tarihçileri bu modern devir Batılı düşünürlerin hangi islam düşünüründen etkilendiklerini de ortaya çıkarmaya başlamışlardır.
Örneğin bugün hiç kimse ,Descartes’in metodik şüphede Gazali’den ruhbeden duazlizminde ve ruh’unbedenden ayrı bağımsız bir cevher olduğunu anlattığı “Uçan Adam” misalinden etkilendiği konusunda artık şüphe taşımamaktadır. Descartes, fikren esinlendiği ve faydalandığı kaynakları göstermemekle bilinen bir düşünürdür. Son çalışmalar, onun, özellikle Gazali’den etkilendiğini göstermektedir. Vitali N. Naumkin bu gerçeği şöyle dile getirmektedir: “Az bilinen bir olguya işaret etmek isterim ki, Gazali’nin eserleri Descartes tarafından okunmuştur. Bu, Paris Milli Kütüphanesi’nde bulunan Cartesian Collection’daki bir notla doğrulanmaktadır.(3) Leibnitz’in “Bu evren, mümkün evrenlerin en iyisidir” tezini, aynı fikri aynı sözlerle daha önce ifade eden Gazali’den almıştır.(4) L. Locke’un “Tabula Rasa”sının kökünde İbn Sina ve lhvan-ı Safa’nın “Boş Levha” veya “Boş Sayfa” kavramları vardır. Spinoza’nın ‘Natura Naturata ve Natura Naturans” kavramlarında İbn Rüşd’ten esinlendiği bilinmektedir. R. Jolivet, Hegel, Fichte ve Schelling gibi Alman idealistlerinin felsefecisi modern İbn Rüşdçülük olarak görmektedir.(5) Pascal’ın kendi adıyla anılan “Şans Oyunu” konusunda Gazali’’den etkilendiği ortaya konmuştur.(6)
Bilim ile ilgili etkilerden bazı örnekler verecek olursak, Max Jammer’a göre Galilei’nin sonsuz ve bölünmezlik teorisi, Eşar’i kelam öğretisinin bir hatırlatmasıdır.(7) Galilei’nin Müslümanlardan etkilenmiş olması ayrıca Bullough tarafından da genel hatlarıyla şöyle dile getirilmektedir: “İbn Rüşd’ün fikirleri de Galilei ve aynı şekilde Giordano Bruno üzerinde de büyük tesirler icra etti; her ikisi de İbni Rüşdçülerden öğretim gördüler.”(8) İnsan vücudundaki parazitler ve solucanlar hakkında verdiği bilgilerini Alman doktor E. Kaempfer (1656/1716) İbn Sina ve Ebü Bekr er-Razi’’den aktarmıştır.(9) Batı’daki ilk bilimsel jeoloji kitabının yazarı kabul edilen Charles Lyell (1797-1875) The Prı;’ıc4oİes of Geo/ogy adlı eserinde dağların, vadilerin ve minerallerin oluşumu ile ilgili verdiği bilgilerde bn Sin’dan etkilenmiştir.(1O) Son örnek olarak C. Colomb’un, Ekim 1948 tarihli Haiti’den yazdığı mektubunda kendisine Amerika’nın keşfini ilham ettirenin Ibn Rüşd olduğunu söylemesini zikredebiliriz.(11) İşte bunun için ünlü Italyan Doğu bilimci A. Bausani, “Batı Kültürünün Özsel Parçası Olarak İslam” adlı makalesinde İslm’ın bilim değerlerini ve Batı’ya olan katkılarından söz ederken, İslm’ı Batı bilim ve felsefesinin bir değeri olarak görmektedir.(12)
Bugün bütün Batı dillerinde kullanılan yüzlerce bilimsel kelimenin aslı çoğunlukla Arapça, Farsça ve Türkçeden geçmedir. Birkaç örnek: Bütün Batı dillerinde “sıfır”ı ifade eden kelimelerin aslı Arapça “sıfır” kelimesidir; Cebir, Kimya, Simya, Logaritma gibi bilim dallarının Algebra, Chemistry, Alchemy, Logarithma şeklindeki isimleri Arapça kökenlidir. Bugün dünyanın kullandığı 1, 2, 3 şeklindeki rakamlar, Müslümanların icad ettikleri rakam şekilleridir, ki Batı’da “Arap Rakamları” olarak bilinir. Batı dillerindeki “kiyoks” kelimesinin aslı Türkçe köşk kelimesidir; İngilizce’deki “star” kelimesinin aslı Farsça Setra’dır. Batı dillerindeki çek (cheque) Arapça “şek”tir. Burada daha fazla sözü uzatmamak için Otto Spies’ın şu yargısının tarihi bir gerçeği ifade ettiğine katıldığımızı söyleyelim: “İşte bizim bugünkü kültürümüz de incelenecek olursa, Oriental tesirlerin bazen kuvvetlenerek, bazen zayıflayarak günlük hayatımızın her safhasında izler bıraktığı görülecektir.”(13)
Batı’nın tahrip ettiği değerler
Bütün bu örneklerin dışında genel ve ilkesel olarak mesele değerlendirildiğinde İslam’ın Batı’ya etki ve katkısını şöyle ifade edebiliriz: 1) Akılcılık; 2) Bireycilik (Bunu bugünkü Batı’daki bireyselcilik olan individualizmden ayırmak gerekir); 3) Zihin ile zihniyet ayırımıdır. Bugün biz Müslümanların kaybettiği, fakat Batı’nın 9-10. yüzyıllardan itibaren kazandığı bu üç temel ilke, yaratıcı felsefenin, bilimin ve kültürün en temel ilkeleridir. Burada bir gerçeğe de işaret etmek gerekir ki, Batı bu ilkeleri, 20. yüzyıldan itibaren saptırmaya başlamıştır; bireyciliği, bireyselciliğe, akılcılığı ve zihniyeti zihinciliğe dönüştürmüştür; böylece de değerler ve vasıtalar düzenini bozmuştur; bu da bugün bütün insanlık için büyük bir tehlike halini almıştır. Batı, İslam dünyasına ve Afrika’ya sözde demokrasi yerleştirmeye çalıştığını iddia ediyor, fakat demokrasi adeta bir terör olan savaşla mı yerleştirilebilir? Irak’ta ve çeşitli Asya ve Afrika ülkelerinde olan şiddet ve kaba kuvvet demokrasiyi nasıl yerleştirecek acaba?
Sonuç
İslam dünyası bugün Batı’nın karanlık devrini yaşıyor ancak Müslümanlar akıllarını başlarına alabilirlerse, her zaman canlanma imkanları vardır; uzun tarihi tecrübeleri, sağlam dini kaynakları, güçlü tarihi şahsiyetleri vardır. Bugün olmaz ise, er geç yarın Müslümanları kendilerine döndürecek kimseler ortaya çıkacaktır. Bunu bilen Batılı bazı güç odakları özellikle son zamanlarda içten ve dıştan sürekli olarak, Kur’an’a, Hz. Muhammed’e ve Atatürk gibi önderlere çamur atmaya yeltenerek, akıllarınca Müslümanların zihniyetini dönüştürmek istiyorlar. Fakat Müslümanlar akıllarını kullanırlarsa, er geç zafer aklın olacaktır. İşte bunun için Goethe’nin meşhur sözünü burada hatırlamakta yarar vardır:“Geleceğimizde İslam yatar. Er veya geç akla uygun olan İslam’ı kabul etmek zorunda kalacağız.” Bir başka Alman filozofu meşhur Nietzsche Deccal adlı eseGoethe’ni eserinde, Avrupa’nın kurtuluşu için Hıristiyanlığın Avrupa’dan kovulması gerektiğini düşünmektedir. Batı bugün yara yoğa Türkiye ve İslam dünyasına söz atarken, aslında bilinçli veya bilinçsiz kendi kaygılarını dile getirmektedir.
İslam uygarlığı bilimsel ve felsefi mirası ile önümüzde bir değer olarak durmaktadır; bu sadece bizim için değil herkes için evrensel bir önem arz etmektedir. Sorunumuz aklımızı başımıza alarak, kazandığımız bugünkü tecrübe ve kazanımlarla, geçrfıiş bilginlerimiz gibi düşünmeye çalışmaktır. Aklen ve bilmen doğru olan, İslam açısından da doğrudur. Ne İslm’dan ne de akıldan korkmaya gerek vardır. Eskiler mantık, matematik ve geometri bilmeyen müftünün fetvasına güvenilmez demişlerdir. Bunun altında yatan gerçek şudur: Sadece dünyayı değil, İslm’ı da anlamak için bilim gereklidir.
DİPNOTLAR
1)Rosenthal(F): Knowledge TrıumpLand; London,1970, Giriş ve 1. bölüm.
2)Sarton (G.): İnctroduction to the History of Science, 3.çilt Baltimore, 1927-1948; Mieli (A.) La Science Arabe et Son Role dans l’Evolution Scientiphique Mondiale, Leyden, 1938; Dunlop, (D.M):Arabic Science in the West, Karaçı 1969.
3)Naumkin (VN.): “Some Problems Relatedet to the Study of the Works by al-Gazali ; La Rasion et le Mircle Paris,1987,s.124.
4)Goodmann (L.E.): “Maimonides and Leibniz” Journal of Jewish Studies, s.214-216.
5)Jolivet (R): Metaphysique, Paris, 8. baskı, 1966,s.54-55.
6Palacios (MA.): Los Precedentes Musuşmanes del Pari de Pasca Santander 1920.
7)Jammer (M.)Goncepts of Space, The History of Theories of Space on Physıcs, 2 baskı, Haıward
University Press, 1969, s.67
8)Bullough (VL.): “Medieval Schoiasticism and Averroism: The İmplication of the Writings of İbni Rushd to Western Scince Averroes and the Englihtenment, New York, 1990, s.49.
9)Meier (K). “(Uber den Medina -Wurm’ Sudhoffs Archivs, XXX 1937-38, s.69-77
10) Brentjes (B.) ve Brentjes (S):İbni Sina (Avicenna ), çev. 0. 0zügül İstanbul; Pencere Yayınları, tarhsiz, s.70.
11)Navarrete (A.): Collecfion de Viages y Descubrimientos Madrid 1825, c. I, s.261.
12)Bausani (A.): “islam as an Essential Part of Western Culture” Studies on İslam, Amsterdam-London, 1974, 5.19-36.
13) Spıes (O.) “Doğu Kültürünün Avrupa üzerindeki Tesirleri”; çeviren N. Ersoy, ATO Dergisi İlave Yayınları, No: 8, 1974, s.30.
Add comment Nisan 27, 2008
Silahlı Peygamber Hz. Muhammedin medeniyet devrimi
Hz. Muhammed de, bütün devlet ve medeniyet kurucuları gibi, elbette silahlı bir güce kumanda etmiştir. Hz Muhammed’in silahla kurduğu devlet ve medeniyet, eski uygarlıklar ile 15. yüzyıl sonrasının kapitalist uygarlığı arasında köprü oluşturdu. İnsanIık, Hz. Muhammed’in silahına çok şey borçludur.
Silahlı peygamber
Batılı bilim adamları Hz. Muhammed’’den “Silahlı Peygamber” diye söz etmişlerdir. Örneğin Maxime Rodinson, Hz. Muhammed’in silahlı güç inşa etmesi devlet ve medeniyet kuruculuğuna giden bir stratejinin gereği olarak ele alır (1) Kemalist Devrimin önderleri de, başta Atatürk olmak üzere Hz. Muhammed’in de devlet ve medeniyet kuruculuğunu öne çıkarırlar. Mahmut Esat Bozkurt’un Hz. Muhammed’i anlatırken saptadığı gibi medeniyetler kılıçla kurulur: “Devlet kurdu, milletini her millete egemen kıldı. Bayındırlık içinde bıraktı. Çünkü hakkı unutma Kılıcı elinden bırakmadı.”(2)
Doğrudur ve çok önemlidir; Hz.Muhammed de, bütün devlet ve medeni’ kurucuları gibi, elbette silahlı bir gücü kumanda etmiştir. Silahlı güç tekeline sahip olmak, devletin ayırt edici özelliğidir. Silahlı güç varsa, devlet vardır. Ve her medeniyet, ancak devletle, silahlı güçle kurulur. insanlık kabile toplumundan devlet ve medeniyet kuruculuğuna silahın tekelde toplanmasıyla geçmiştir. İşte İslam Peygamberi’nin büyük başarısı da buradadır.
Mezopotamya uygarlığı, Mısır, Çin, İran, Türk, Yunan, Roma uygarlıkları, Cromwell’in İngiliz demokrasisi, Washington ve Lincoln’ün Amerikan demokrasisi, Robespierre’in Fransız demokrasisi, Bismarck’ın Alman birliği, Garibaldi’nin İtalyan birliği, hep silahla kurulmadılar mı?
Bütün bu nedenlerle Hz. Muhammed’in “Silahlı Peygamber” olması, onun uygarlığa katkısının temel şartıdır. Hz. Muhammed’i diğer birçok peygamberden ayıran en önemli başarısı, savunduğu davayı, silahlı bir insan gücünü örgütleyerek zafere ulaştırmış olmasındadır. Ve o dava, medeniyet davası idi. Nitekim birçok Batılı bilim adamı, bu açıdan Hz. Muhammed’i bir medeniyet kurucusu olarak tarihteki yerine oturturlar. Örneğin Goethe, Hz. Muhammed’i anlattığı bir şiirinde, O’nun “Deha sahibi insanın en mükemmel örneği” olduğunu belirtir. Büyük Alman şairi, Hz. Muhammed’i, derelerin ve çayların okyanusa ulaşmak için yardım beklediği koca bir ırmağa benzetmektedir.(3) Alman sosyalizminin önde gelen liderlerinden August Bebel de, Hz. Muhammed’in kurduğu İslam medeniyetini, Ortaçağ’ın Hıristiyan karanlığıyla karşılaştırır. Hz. Muhammed’in örgütlediği devlet ve kurduğu disiplin, Arap toplumunun ötesinde, Atlas Okyanusu’ndan Hint Okyanusu’na kadar büyük bir coğrafyada yaşayan insanlığı kucaklayan büyük bir medeniyet yaratmıştı. Bebel, Hz. Muhammed için şu değerlendirmeyi yapar: “Asya’nın o güne dek çıkardığı en büyük adam ve dünyanın gördüğü en büyük adamlardan biriydi.”(4) Bebel’in Veysel Atayman’ın çok güzel çevirisiyle Türkçe’mize kazandırdığı Hz Muhammed ve Arap Kültürü başlıklı kitabı, İslam’ın doğuşuyla yaşanan büyük medeniyet devrimini çok iyi anlatmaktadır.
Caetani de, Türkiye’de Cumhuriyet’in ilk başlarında Atatürk tarafından yayınlatılan 8 ciltlik İslam Tarıhinde, Hz. Muhammed’in tarihin yönünü gören çok önemli meziyetini saptamıştır. 0, “Zaman ve halin toplum sorunlarının gerçek yönünü” berrak bir şekilde kavramıştır. Bu nedenle toplumda filizlenen yeniliklerin başına geçmede büyük bir yetenek ve cesaret göstermiştir.(5)
Fernand Grenard da, Asya’nın Yükselişi ve Düşüşü başlıklı önemli kitabında, Hz. Muhammed’in medeniyet kuruculuğunun sınıfsal temellerini açıklar. İslamiyeti, bedevi çobanlar değil, şehirli tüccarlar kurmuştur. “İslam Peygamberi, Kızıldeniz, Habeşistan, Hind Okyanusu, Suriye ve Mezopotamya ile ticaret yapan Kureyş kabilesinin mensubudur.”(6)
İslamiyet’in ortaya çıkışı, tarihi en az bilen için, yeni bir dinin doğuşudur; ancak tarih içindeki yerine oturtacak olursak, yeni bir uygarlığın kurulmasıdır. Hz. Muhammed, bir peygamberdir. Ama aynı zamanda yeni bir devletin, yeni bir toplumun kurucusudur; büyük bir devrimin önderidir.
Hz. Muhammed’in silahla kurduğu devlet ve medeniyet, eski uygarlıklar ile 15. yüzyıl sonrasının kapitalist uygarlığı arasında köprü oluşturdu. İnsanlık, bu nedenle Hz. Muhammed’in silahına çok şey borçludur.
2-Medeniyet devrimi
Devrimin içeriği
Hz. Muhammed’in önderlik ettiği devrimin içeriği nedir?
Siyasal açıdan bakarsak, İslamiyet kabileler halinde örgütlenmiş bir toplumun devlete sıçramasıdır. Kabileler arasında baskın basanındır kuralının geçerli olduğu yağmacılığın yerini, devlet düzeninin sağladığı barış ve huzur ortamı almaktadır. Böylece özel mülkiyet ve ticaretin gelişmesi için gerekli koşullar yaratılmaktadır.
Ekonomik açıdan, kabilenin kapalı ekonomisinden ticaretin gelişmesi yoluyla para ekonomisine geçilmektedir. Para kazanan kişi, Allah’ın sevgili kuludur; yani “El-kasip habibullah.” Samir Amin, çeşitli eserlerinde, İslam uygarlığını Avrupa feodalizminden farklı bir toplumsal ekonomik kuruluş olarak niteler ve buna “Haraçlı toplum” adını verir.
Mülkiyet ilişkileri açısından, kabilenin ortaklaşa mülkiyeti çözülürken, özel mülkiyet serpilip gelişmektedir.
Bu zeminde kabilenin akrabalık ilişkileri, İbni Haldun’un deyişiyle “asabiye” bağı, Morgan ve Engels’in diliyle “gentilice” (kanbağı) ilişkiler dağılmakta, onun yerini ümmet almaktadır. Bedir savaşında Arap Yarımadası’nda ilk kez akrabalar karşı karşıya gelmiş ve birbirleriyle savaşmışlardır. Bu akrabalığa dayanan toplumun çözülmesi, onun yerini ümmet ilişkilerinin almasıdır. İslamiyet, kabile içindeki kardeşliği, bütün müminlere yayarak ümmet kardeşliğine dönüştürmüştür. Cemil Sena, bu süreci yalnız inanç açısından değil, toplumsal yöyüyle de ele alır.(7)
Hz. Muhammed’in getirdiği yeni hukuk sistemi, kervanların basılması ve yağmalanmasını yasaklamış, özel mülkiyet ve ticareti korumuş, böylece devlet düzenini sağlamış ve Arap Yarımadası’nda büyük bir enerjiyi birleştirip batıya ve doğuya doğru yönelterek büyük bir imparatorluğun önkoşullarını yaratmıştır.
Kuşkusuz bu büyük yönelişin ideolojik ve psikolojik iticilerini de göz ardı tutmamak gerekir. Toplumu ümmet kardeşliği içinde birleştiren yeni iman toplumun psikolojisini sarmalamış, büyük bir kolektif enerjiyi ateşlemiş ve cihad yoluyla dışa doğru yayılmayı örgütlerken tarihsel açıdan da toplumun kendi mücadelesiyle medeniyete sıçramasının manevi gücünü yaratmıştır.
Siyaset, ekonomi, toplum ve mülkiyet ilişkileri, hukuk, ideoloji ve toplum psikolojisi açısından toplam olarak baktığımız zaman, İslamiyet’in doğuşu ve gelişmesi, bir devrimdir. Bu devrim, tarihsel açıdan medeniyete geçiş devrimidir. Sümerlerden ve Çin uygarlığının kuruluşundan beri dalga dalga yaşadığı olay, başka bir tarihsel düzlemde bir kez daha yaşanmıştır
İslam medeniyetinin özgünlüğü
Ancak bu olay, eski medeniyetlerin bir tekrarı değildir. Devlete, özel mülkiyete, para ekonomisine, kanbağı ilişkilerinin çözülerek toplumun sınıflara bölünmesine ve feodal bağımlılıkların oluşmasına, felsefe ve bilimin doğuşuna geçiş anlamında, bütün medeniyetlerin oluşması, her toplumda farklı zamanlarda yaşanmakla birlikte, en sonunda aynı tarihsel aşamaya denk düşer. Ancak her medeniyet, farklı coğrafyalarda, farklı serüvenlerden gelen, farklı birikimler oluşturmuş toplumlar tarafından kurulduğu için, aynı zamanda kendine özgüdür.
Arap yarımadasında yaşayan Bedeviler, Hz. Muhammed’in başlattığı devrimle, feodal bir ticaret uygarlığı kurdular. Batıda İspanya’ya doğuda Asya içlerine kadar uzanan yeni imparatorluk, 7- 11. yüzyıllar arasında dünya uygarlığının merkezi ve öncüsü oldu. İspanya Emevilerinin Kordoba kitaplığında, 400 binden fazla sistemli olarak düzenlenmiş el yazması cilt bulunuyordu. 11-14. yüzyıl Avrupa’sında İslam ve Türk modası geçerliydi.(8)
İslam uygarlığı, Sümerlerden başlayan Ortadoğu, sonra Yunan ve Roma uygarlığının mirasını geliştirdi ve kapitalist Batı uygarlığına taşıdı. İslam uygarlığı ve Türk uygarlığı, bu açıdan 7. yüzyıl ile 15-16. yüzyıl arasında köprü oldu; öte yandan Çin ve Hint uygarlığı ile Batı uygarlığı arasında da bir köprü oluşturdu.
9-11. yüzyılın dünyasına baktığınız zaman, insanlığın kapitalizme doğru sıçrayışını, Ortadoğu merkezinden yapacağı izlenimini edinirsiniz. 0 sıralar Batı Avrupa, uygarlığın merkezinde değil fakat kenarlarındadır ve bir bakıma derin ve karanlık bir uykunun içindedir. Ancak Ummanları aşan denizcileri sayesinde Batı, 15. yüzyıldan başlayarak dünya ticaretine hükmeder; büyük zenginlikler biriktirir. Artık uygarlığın merkezi, Batı Avrupa’ya kaymıştır. Böylece insanlık, kapitalist uygarlığa sıçramasını Avrupa’nın Atlantik kıyılarından gerçekleştirir. Dünün uygarlık merkezi olan Doğu geriliğin kuyularına itilir.
Taşlaşan önyargıları kıran bilimsel bakış
Dinler birbirine farklı cephelerden bakarlar. Haçlı savaşları ve cihad, bin yıl aşan bir süredir devam edip gelmektedir. Bu savaşlar, dinler arası savaş gibi görülür ama temelinde imparatorluklar ve sınıflar arasında savaştır; zaman zaman da ileri ile geri arasındaki savaştır. Bu savaşlarda din bayrağı altında toplanan imparatorlar ve toplumlar, birbirlen hakkında yüz- yılların derinleştirdiği yargılar oluştururlar. O yargılar taşlaşır, karikatürlere yansır.
Ama bilim, İslamiyet’e bu cepheleşme ve bu bağnazlığın içinden bakmaz. Dünyanın neresinde olursa olsun, ister Çin’de, ister Batı’da Atlantik kıyılarında, ister Rusya, ister Güney Afrika’da, dünyanın bütün bilim merkezlerinde İslamın ortaya çıkışı, Ortaçağ’ın en büyük devrimidir ve Hz. Muhammed de, bu büyük devrimin önderidir.
Bir televizyon programından sonra vicdanlı bir grup İlahiyat Fakültesi profesörü, dokuz hocamız ziyaretime gelmişlerdi. Masaya oturur oturmaz, “Biz dünyaya tarihsel bakıyoruz” dediler. 0 gün hayatımın büyük mutluluk duyduğum sohbetlerinden birini yaşadım.
İbni Haldun’un deyişiyle “Tarih bilimlerin anasıdır.” Hatta sosyal bilim, tarihten ibarettir. Tarihsellik, gerçeklere yaklaşmanın biricik anahtarıdır.
3 Kemalist Devrim ‘in Hz. Muhammed değerlendirmesi
Atatürk’e göre Hz. Muhammed
Atatürk, bilindiği gibi, liseler için hazırlanan Tarih II lkitabının İslamiyet’in doğu- şu ve Hz. Muhammed’in hayatıyla ilgili bazı bölümlerini eliyle yazdı veya yazdırdı.(9) Bu kitaplarda, Hz. Muhammed’in, İslamın temel kaynakları sayılan Kur’an ve hadislerin verdiği bilgilere göre değil, tarih ve sosyoloji bilimlerinin bulgularına göre incelendiği görülüyor.(10)
Kemalist devrimcilerin ilgi alanı, İslam’ın inanç kaynakları ve düşünsel oluşumuyla sınırlı değildi. Bu inanç ve düşüncelerin boy verdiği tarihsel-toplumsal ortama daha büyük ilgi göstermişlerdir. Burada Fransız İhtilali sonrasının materyalist tarih anlayışı ve yöntemiyle karşılaşırız. Nitekim Atatürk, 1921 yılında İslamiyet’in “sosyo-politik bir sistemden başka bir şey olmadığını ve ferdiyetçilik ile komünizm arasında orta bir yol teşkil ettiğini” söyler (11)
“Çağdaşlarının en yükseği”
Atatürk, Hz. Muhammed’in peygamberliğini toplumsal-siyasal bir olay olarak görmektedir. Muhammed, “bir din kurucusu ve dini bir devlet reisi”dir, başarılı bir komutandır. “Çağdaşlarının en yükseği olduğunu yaptığı işlerle ispatlamıştır.”(12)
Daha sonra başbakanlık yapacak olan Şemseddin Günaltay, Hz. Muhammed’in “Cezbeye tutulmuş, sönük bir derviş” olarak tanımlanmasına, Atatürk’ün sert bir dille tepki gösterdiğini anlatır. Atatürk, böyleleri için, “O’nun yüksek şahsiyetini ve başarılarını asla kavrayamamışlardır” saptamasında bulunuyor ve “Cahil serseriler bizim tarih çalışmalarımıza katılamazlar” diyor.(13)
Hz. Muhammed’in asilzadelikten kurtarılması
Atatürk ve Tarih kitapları, Peygamber’in kökenini ve hayatını, “sonradan icat olunmuş” ve “efsanevi” bilgilerden arındırarak incelediler. Böylece İslam ulemasının kapalı devresinin dışına çıkarak, bir tarihçinin nesnelliği kaygısıyla hareket ettiler. Bu konuda Atatürk’ün öne sürdüğü saptamaların tarihsel gerçeğe uygunluğundan daha önemli olan, bilimsel yöntemi benimsemesi ve halkın aydınlanmasına hizmet çabasıdır. Atatürk, Peygamber’in başına sonradan takılan aristokratik haleleri, feodal çelenkleri ve kutsamaları rahatlıkla tartışmaktadır, İslam’ın önderlik ettiği feodalizm, daha sonra Peygamber’i, feodal asaletle ve feodal değer yargılarıyla bezemiştir. Soylu olmayan yoksul ve sıradan insanları ezen feodal sistem, Peygamber’e şanlı bir soy kütüğü icat ederek tarihi yeniden yazmıştır.(14)
Oysa Atatürk’ün de belirttiği üzere, “Muhammet kendisi hiçbir zaman asalet şerefi iddiasına kalkışmamıştır; o, boş teferruata ehemmiyet vermezdi; gayesine doğru tereddütsüz yürür ameli [pratik] bir adamdı. Muhammet, hiçbir zaman bir Asalet hücceti istemedi; damarlarında ibrani nebilerinin canı dolaştığını iddia etmedi; bilakis gerek kendisinin gerek ana ve babasının fakir halleriyle iftihar etti.” (15)
Görüldüğü gibi Atatürk, Hz. Muhammed’i kendisine sonradan yüklenmiş soyluluktan kurtarırken, bir bakıma demokratik toplumun gözünde daha değerli bir yere oturtmaktadır. Bu tutum kuşkusuz, Atatürk’ün feodal değer yargılarına savaş açmış bir demokratik dinin önderi olmasıyla bağlantılıdır.
Peygamberin rolü ve “kavmin halleri”
Cumhuriyet devrimcileri, İslam tarihini incelerken, kişinin tarihteki rolü ile toplumsal süreçler arasındaki ilişkiyi önemle gözetirler. Atatürk, Hz. Muhammed’in kabile toplumundan devlete sıçramadaki tarihsel rolüne haklı olarak övgüyle değinmekle birlikte, tarihi kişilerin yapmadığına da işaret ediyor. Ona göre, İslamiyet’in 13 yüzyıldır devam eden güçlü etkisinin nedenleri, Peygamber’in seçkin niteliklerinin ötesinde, toplumdadır.
“Bu harikanın sebebini araştırırken yalnız Muhammed’in şahsı üzerin durmak yeterli değildir. Başka unsuri da göz önünde tutmak lazımdır. 0 unsurlar söz konusu adamın faaliyet sah sina oluşturan kavmin halleridir.”(16)
Atatürk, kendi tarih felsefesine uygun olarak, Muhammed’in içinde yaşadığı toplumun oluşturduğu bir “faaliyet ala içinde rol oynadığını açıkça belirlemiştir. Devamla der ki: “Herhalde toplum Muhammed’in ilk telkinlerini yavaş bir gelişme ile düzeltmiş ve genişletmiştir.”(17)**
Hazreti Muhammed’in büyük devrimi
Atatürk, dikkatini, Hz. Muhammed ve İslamiyet’in tarihsel rolü üzerinde yoğunlaştırmıştır. Arap çöllerinde Hz. Muhammed’in ortaya çıkışı ve İslamiyet’in doğuşu, kabile hayatından büyük bir imparatorluğa geçiş aşamasına rastlamaktadır. Gelişen ticaret, kabile ilişkilerini dağıtır ve kabileler arası anarşiye son verecek güçlü bir otoriteyi ve hukuk düzenini gerekli kılar. Nitekim Bedir savaşında Arabistan’da birbirine kan bağıyla bağlı olan akrabalar birbirlerine karşı savaşmışlardır.(1
Atatürk’e göre, islam öncesinde Arapların “toplumsal ve siyasi hayatları anarşi içinde”dir. “İdareleri de bir nevi halk idaresi”dir. (19) Atatürk’ün kastettiği “kabile demokrasisi”dir. Ancak kabile hayatına rağmen, meta üretimi filizlenmiş ve Mekke ve Medine gibi ticaret merkezleri olan şehirler kurulmuştur. Atatürk “Mekke ve Medine ahalisinin tüccar olduğunu” belirler. Hatta Yemen’de “küçük kabile krallıkları” olduğunu saptar. Toprağın verimliliği ve ticaretin gelişmesiyle bu kabile krallıkiarı arasındaki ilişkiye değinmemekle birlikte, Arap Yarımadası’nın güneyinde yer alan Yemen’in “büsbütün başka olduğunu”, “verimli yerleri” bulunduğunu ve “eski bir medeniyete” beşiklik ettiğini belirtir.(20)
Sonuç olarak Hz. Muhammed, ticaretin çözüldüğü bir bedevi kabile toplumundan “dini bir imparatorluğa” geçişe önderlik etmektedir. Atatürk, olayın “büyük bir devrim” olduğunu saptamıştır. Gerçi Atatürk, bu tarihsel sıçramanın toplumsal-ekonomik temeli ile siyasal ve ideolojik üst yapısı arasındaki ilişkileri açık olarak göstermemiştir, ancak altını çizdiği tarihsel olgular arasında tutarlı iç bağlantılar vardır.
Atatürk’ün kaynakları
Atatürk’ün incelediği Batılı İslam tarihçileri, İslamın kabile toplumundan devlete (imparatorluğa) geçiş olayına rehberlik ettiğini açıklamışlardı. Atatürk’ün İslam üzerine yazdıklarını birleştirdiğimiz zaman, bazı bulanıklıklara rağmen, bu kavrayışı benimsediğini söyleyebiliriz. Atatürk’ün İslam tarihi konusundaki kaynakları arasında Caetani’nin özel bir yeri olduğunu biliyoruz. İtalyan tarihçi, Hz. Muhammed’in “son derece terakkiperver bir ruha malik olduğunu” saptar. Atatürk’ün Caetani’nin İslam Tarihikitabında, altını çizdiği yerler arasında şu cümleler dikkat çekicidir:
“Muhammed, sistemini daima muhitin gereklerine göre ıslah ve tadil etmeğe amade idi. Hayatının her vak’asında mesleğini daimi surette sabit ve muteber bir şekle sokmak istemediğini belli etmiş, gerek dini meseleler gerekse sosyal konularda bir düzeltme yahut düzenleme lazım geldiği zaman mazideki bir hata ile hiçbir zaman kendisini bağlı görmemiştir. Muhammed’in en büyük meziyetlerinden biri sisteminin esnekliği içinde kendi kendisine oluşan değişiklik ve yeniliği izlemek konusunda gösterdiği kolaylıktır. Her zaman çağıyta bir seviyede bulunmuştur. (…) Zaman ve halin toplum sorunlarını gerçek yönünü berrak bir intikal ile takdir etmiştir” (21)
Yeni bir uyqarlık
Yeni bir uygarlık doğmaktadır. Atatürk, yeni inanç sistemine geçiş ile yeni siyasal sisteme geçiş arasındaki ilişkiyi, materyalist tarihçiliğin verileriyle açıklamıştır: “Arap kabilelerinin mabudlarını temsil eden yere dik konulmuş taşlar”, arkada kalmakta olan kabile toplumunun inancıdır. Toplum, kabile putlarına taparken, soyut ve tek bir Allah fikrine doğru sıçramaktadır. “Gözle görünmeyen cin ler ve perilerin” yerini, “cinlerden yüksek olan Allah” almaktadır.(22)
Kabile putlarının en büyüğü, daha doğrusu en güçlü kabilenin ilahı, zamanla soyut bir tek Allah’a dönüşmektedir. Atatürk’ü Mısır uygarlığının gelişme sürecinde saptatağı bu olay, Arabistan’da yaşanan benzeri bir süreçte de yaşanmaktadır.
Uygarlığa daha sonra yükselen bir toplum, Ortadoğu’da kendisinden önce kurulmuş uygarlıkların uzun süreçler içinde oluşturdukları ve birbirlerine devrederek olgunlaştırdıkları ideolojik yapılanma ve kurumlaşmaları (tek Allahlı dinler) bir bakıma hazıra konarak ve en gelişmiş düzeyde benimsemektedir. Sumer, Babil ve Mısırlılardan Filistin’de oluşan tek Allahlı Yahudiliğe ve Hıristiyanlığa kadarki gelişme, İslamın da ideolojik mirasını oluşturmuştur. Atatürk’ün İslamiyet ile Yahudilik, hatta Mısırlıların dinleri arasında kurduğu bağlantılar, aslında bu tarihsel süreç ve sıçramaları anlatmaya yöneliktir.
Türklerin İslamiyeti kabulü
Ancak Türklerin İslamiyeti kabul etmesine gelince, Atatürk’ün görüşlerinde çelişmeler görülür. Kimi zaman “Türklerin toplumsal geleneklerinin pek çoğunun İslam’ın hakikatlerine uygun ve yakın olduğu” kabul edilirken,(23) kimi zaman da bu olay, üstün bazı özelliklerin terk edilmesi gibi yorumlanır. Atatürk’ün bu değerlendirmelerinde, sosyolojik tarihçiliği terk ettiği söylenebilir. Olaya Türklerin kabileden devlete sıçrayışları açısından değil, o tarihte var olmayan milliyetçi açıdan yaklaşılıyor.
Türklerin İslamiyet’i kabulünün tarihsel sürece uygun bir yükselme olduğunu saptamak gerekir. Türk hakanları ve soyluları, daha Hunlar zamanında Orta Asya’da Tanju veya Gök Tanrı diye anılan tek tanrıyı keşfetmişlerdi. Bu açıdan uygarlaşmış Türklerin inancı Şamanizm değildi. Bu ciddi yanlışı ne yazık ki bazı tarihçilerimiz bile tekrar ederler. Oysa Şamanizm, din değil, büyücülük idi. Gök Tanrı’ya inanan kağanlık aristokrasisinin Şamanizmle bir ilgisi yoktu. Nitekim Türk kağanlıklarının uygarlığı temsil eden soyluları ve tüccarları, İslamiyeti kolayca benimsedi ve kabul etti. Çünkü İslamiyet’in Allah inancında Gök Tanrı’nın Ortadoğu’da Sumerlerden beri daha soyutlanmış. ve mükemmelleştirilmiş halini buldular. Kemalist Devrimin önderleri, bu konuyu yeterince açıklayamadı ve berraklaştıramadılar. Bu konuda Bozkurt Efsane/eri ve Gerçek başlıklı kitabımın “Gök Tanrı’dan Allah’a” başlıklı bölümünde geniş bir tahlil bulunmaktadır.(24)
Mahmut Esat Bozkurt : Hz Muhammed’in ihtilal hareketi
Yalnız Atatürk değil, Cumhuriyet Devriminin düşünürleri, Hz. Muhammed’in “büyük bir devrim yarattığını” saptamışlardır. Atatürk’ün Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt, üniversitelerdeki İnkılap Tarihi derslerinde Hz. Muhammed’i şöyle anlatıyordu: “Onun hadisesi, bir ihtilal hareketiydi. (…) Devlet kurdu, milletimi her millete egemen kıldı. Bayındırlık içinde bıraktı. Çünkü hakkı unutmadı. Kılıcı elinden bırakmadı.”(25)
Samsun Milletvekili Ruşeni Barkur:“Zamanının mühim İnkllapçısı”
Kemalist Devrim’in aşırı köktenci düşünürlerinden Samsun Milletvekili Ruşeni de, Atatürk’ün sayfa kenarlarına “alkışlar”, “bravo” gibi notlar yazdırdığı el yazması kitabında, Hz. Muhammed’i uzun uzun inceler. Ruşeni, İslamiyeti bir inanç olarak kabul etmemekle birlikte, Hz. Muhammed’in devriminden övgüyle söz eder:
“Muhammed yasalaştırdığı hükümlerle zamanının mühim bir inkılapçısı olduğunu ispat etmiştir. Günün ihtiyacına göre ümmetine ayet yetiştirmesi ve bazen gördüğü lüzum üzerine yeni bir ayetle eski ayetleri değiştirmesi, herhalde Muhammed’in uzun mücadele ve derin muhakeme ile bir toplum hayatı kurmak istediğine işaret eder. Bundan dolayı Muhammed şüphesiz büyük bir tarih adamıdır.”(26)
Cumhuriyetin tarih öğretmeni Hz. Muhammed’i nasıl yazdı?
Kemalist Devrim’in bilimsel eğitim sistemi, İslamiyet ve Hz. Muhammed’i 1930’larda genç kuşaklara, Lise Tarih, Medeni Bilgiler ve İnkılap Tarihi kitaplarında, yukarda kısaca özetlediğimiz içerikle anlatmıştır. Bu tarihsel tavrın, İkin Dünya Savaşı sonrasında bile devam ettiğini saptıyoruz. Kabataş ve Şişli Terakki liselerinin tarih öğretmeni Sami Nafiz Tansu’nun 1945 yılında yayınlanan “Tarihte Orta Zamanlar Il” başlıklı de kitabında, İslam devriminin sınıfsal karakteri şöyle açıklanır:
“Hz. Muhammed’in bu yeni inkılabın da her devrimde olduğu gibi hürriyet, adalet, müsavat, kardeşlik esasları vardır. O yalnız tek tanrı üzerinde değil, he şeyden evvel bir sınıf inkılabı üzerinde duruyor, haksız kazançların zulüm olduğuna işaret ediyordu. O zaman tehlikeli bir insanla karşılaştıklarını anlayan Mek ke’nin zenginleri, (…) Müslümanlar boykot yaparak onları müşkülata uğratmışlardı.”(27)
Peygamber’in Medine’ye göçünü ve savaşları biliyoruz. Bütün bu mücadeleden zaferle çıkan Hz. Muhammed’i Mekke’ye dönüşünü Kemalist Devrim’i tarihçisi şöyle anlatır:
“Peygamber yaşlı gözler ile Mekke’den kaçtıktan tam on sene sonra davasına bağlanmış, ona inanmış bir kalabalığın içinde mesut bir şef, bahtiyar bi inkılapçı olarak yükseliyordu.”(28)
Hz. Muhammed, Kemalizmin tarihçilerine göre, “Yalnız büyük bir insan. İnkilapçı bir önder, büyük bir din kurucusu değil, aynı zamanda Arabistan’ın kudretli hükümdarı idi.”(29) Bu devrimci önder, yeni bir medeniyetin kuruluşuna önderlik etmişti.(30)
Atatürk döneminde, 1935 yılında kaldırılana kadar, din derslerinde, Arapların islamiyet’e geçişleri medeniyet kuruculuğu olarak öğretildi.(31)
DİPNOTLAR
1,)Mazhne Rodinson, Hazreti Muhammed; çev. Atilla Tokatlı, Gn Yayın/arı, Istanbul 1968, s.141 vd
2)Mahmut Esat Bozkurt, Atatürk İhtilali I-Il Kaynak Yayın/arı, s. 64 vd; 129 vd; 132, 401..
3) Aynı kitap, s.290.
4) August Bebel; Hz. Muhammed ve Arap Kültürü Çev.. Veysel Atayman, Alan Yayıncılık, İkinci baskı, İstanbul 1999; s.33 vd
5)Caetani İslam Tarihi 1924. c. 1, Sadık Perinçek’in yeni yazıya çevirdiği daktilo metin.
6)Fernand Grenand; Asya’nın Yükselışı ve Düşüşu, çev. Orhan Yüksel; MEB Yay., 1992, s.22
7)Cemil Sena, Hazreti Muhammedin Felsefesi s.l7vd; 47vd; 433 vd.
8)Fernand Grenand ; Asya’nın YükseIişi ve Düşüşü, çev. Orhan Yüksel; MEB Yay, 1992, s.22
9 )Atatürk’ün İslamiyet ve Hz. Muhammed konusundaki el yazmaları için bkz Doğu Pemıçek, Kemalist Devrim 2 Din ve Allah Birinci basım, İstanbul; Eylül1994.
10)Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. Doğu Perinçek, Kemalist Devrim Din ve Allah, birinci basım, İstanbul; Eylül 1994. Özellikle “KemaIizme Göre İslamiyet başlılklı bölüm.
11)Streit ile görüşmesi, Atatürk’ün Bütün Eserleri C. 11, s.63.
12)Tarih Il; Kaynak Yayınları’nın tıpkı basımı,5.93.
13)Şemseddin Günaltay aktarıyor, Ülkü c.9, 1945 s.100, s.4.
14) Aynı kitap, 5.227 vd
15) Aynı hitap, s.229. “Kerek” sözcüğünü Atatürk, el;vazısıyla böyle yazmış. Bugün “gerek” diye yazıyoruz.
16) Aynı kıtap, s.251.
17) Aynı kitap, s.251.
18)Samih Nafiz Tansu, Tarihde Orta Zamanlar Il; Çığır Kitabevı, İstanbul 1945 s.44.
19)Doğu Perinçek, Kemalist Devrim 2, 5.223.
20) Aynı kitap, s.225
21) Caetani İslam Tarihi 1924 c. 1, s. 142’den nakleden Gürbüz Tüfekçi, Atatürk’ün Düşünce Yapısı, 5.112.
22) Doğu Perinçek, Kemalist Devıfrn 2, s.225 vd.
23)Atatürk’ün Bütün Eserleri c. 15 s.211.
24) Bkz. Doğu Perinçek, Bozkurt Efsaneleri ve Gerçek, 5. basım, Kaynak Yayınları, İstanbul; Şubat 2003, s.114 vd
25)Mahmut Esat Bozkurt, Atatürk İhtilali I-Il, Kaynak Yayınları, s. 64 vd; 129 vd; 132, 401.
26)Ruşeni Din Yok Milliyet Var, 1926, Elyazı kitap, Atatürk Kütüphanesi; Çankaya Arşivi; no:2, s.4.
27)Samih Nafiz Tansu, Tarihde Orta Zamanlar Il; Çığır Kitabevi, İstanbul 1945 s.42
28) Aynı eser, s.48.
29) Aynı eser, s.49.
30) Aynı eser s.59.
31) Bu konuda bkz. Muallim Abdülbaki Cumhuriyet Çocuğunun Din Dersleri, 1927-1931, ikinci basım,
Kaynak Yayınları İstanbul; Nisan 2005 s.3 55
Add comment Nisan 27, 2008

